hz musa hz hızır kıssası

Hz Musa (a.s.)’m. İsmi, Kur’ân-ı Kerim’de, 34 sûrede 136 ayette geçmektedir. Kur’ân’da ismi en. fazla zikredilen peygamber odur. Hz. Musa (a.s.), dinler tarihi kitaplannda da. geniş yer tu­tar. Bu durum, onun peygamberler içindeki önemini ve yürüt­müş. olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Kuran’daki Musa-Hızır kıssası, içeriği itibariyle her dönemde dikkat çeken ve hakkında pek çok yorum yapılan bir kıssa olmutur. Hızır’ın görünü itibariyle anlam verilemeyen fiillerine tepki gösteren Hz. Musa, onun açıklamalarıyla olayların içyüzüne vakıf olmutur. Hızır(as) ise Allah'ın kendisine rahmet verdiği bir kişidir. Yani Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatı Hz. Hızır (as) üzerinde tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır'a Kendi katından üstün bir ilim vermiş ve onu üstün bir kul kılmıştır. Hz. Musa tabi olmak için Hz. Hızır'dan izin istemiştir. Musaile Hızır kıssası. Desem ki, Hz. Hızır Hz. Musa’nın iç sesidir. Onun, bilincindeki hikmetin sesidir. Nasıl ki, Hamlet’e babasının ruhu olarak görünen hayalet, gerçekte, onun bilinç altının tecessümü idi. Tabiî ki, Hamlet, Hızır aleyhisselamın zıddı kâmilinde yer alarak bir negatif benzetme değeri taşıyor. HZ. MUSA VE HZ. HIZIR KISSASI. Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisine vahiy ile işâret edilen zâtı, bir kayanın üstünde hırkasına bürünmüş olarak gördü ve selâm verdi: “–Ben Mûsâ’yım!” dedi. Hızır -aleyhisselâm- da cevâben: “–Demek Benî İsrâîl peygamberi olan Mûsâ sensin!” dedi. Site De Rencontre 100 Gratuit En France. 60- Hani Musa, genç arkadaşına "Hiçbir güç beni durduramaz, ya iki denizin birleştiği yere varırım, ya da yıllarca yol yürürüm " demişti. Kehf,18/60-82En doğrusunu Allah bilir, ama genel kanıya göre burada sözü edilen iki denizin birleştiği yer "Akdeniz'le Kızıldeniz'in birleştiği yerdir, iki denizin birleştiği yer, acı göllerle timsah gölünün bulunduğu bölgedeki buluşma noktalarıdır. Ya da Kızıldeniz'deki Akabe Körfezi ile Süveyş Kanalı'nın birleştiği bölgedir. Çünkü bölge Mısır'ı fethettikten sonra İsrailoğulları tarihinin yaşandığı sahnedir. Bununla neresi kastedilmiş olursa olsun Kur'an-ı Kerim bu noktayı kapalı bırakıyor. Biz de bu işaretle daha sonraki akışından anlıyoruz ki, Hz. Musa'nın çıkmaya karar verdiği bu yolculuğun asıl hedefi, her şeyin ötesinde elde etmek istediği bir sonucun varlığıydı. Çünkü Hz. Musa ne kadar meşakkatli olursa olsun, oraya varması ne kadar sürerse sürsün iki denizin birleştiği yere varmakta kararlı olduğunu açıkça duyuruyor. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı şekliyle Hz. Musa kararlılığını şöyle ifade ediyor. "Ya da yıllarca yol yürürüm" ayetinin orjinalinde geçen el Hukb kelimesi bir görüşe göre "bir yıl", diğer bir görüşe göre de "seksen yıl" demektir. Fakat burada bu kelime bir zaman dilimini belirlemekten çok, kararlılığı ifade etmek için İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular, o da bir yeraltı deliğinden kayarak denize İki denizin birleştiği yeri geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına, "Azığımızı getir bakalım, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük" Genç arkadaşı Musa'ya "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum, bana onu hatırlatmayı unutturan mutlaka şeytandır, balık şaşırtıcı bir şekilde canlanarak denize kaçtı" tercih edilen görüşe göre balık pişirilmişti ve bu balığın canlanarak bir delikten geçip denize kaçması yüce Allah'ın buluşma yerlerini bulmasını sağlamak amacı ile Hz. Musa'ya gösterdiği bir mucizedir. Musa'nın genç arkadaşının balığın denize kaçmasına şaşırmış olması, bunu gösteriyor. Eğer balık elinden düşüp denize dalsaydı, bunda şaşılacak bir şey olmazdı. Yolculuğun bütünüyle gaybı ilgilendiren sürpriz gelişmelerle dolu olması bu görüşü tercih etmemize neden oluyor. Nitekim bu gelişme de sözünü ettiğimiz sürprizlerden üzerine Hz. Musa bilge ve saygın kul ile buluşması için Rabb'inin belirlediği noktayı geçtiğini ve bu noktanın da kayalıklı bölge olduğunu anlıyor. Bunun üzerine o ve genç arkadaşı geldikleri yolu izleyerek geri döndüklerinde o kulu orada Musa; `Bizim aradığımız da buydu zaten " dedi. Hemen geldikleri yoldan kendi izlerini sürerek geri Orada kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımızdan dolaysız biçimde ilim öğrettiğimiz bir kulumuzu anlaşılıyor ki, bu buluşma Hz. Musa ile Rabbi arasında bir sırdı ve Musa buluşma gerçekleşene kadar genç arkadaşını bundan haberdar etmemişti. Bu yüzden hikâyenin az sonra sunulacak sahnelerinde Hz. Musa'nın, bilge kulla başbaşa kaldığını görüyoruz!66- Musa, ona "Sana öğretilen bilginin birazını bana öğreterek olgunlaşmamı sağlaman amacı ile peşinden gelebilir miyim?" peygambere yakışan bir edep tavrı ile peşinden gelip gelmeyeceğini soruyor. Ve işi oldu bittiye getirmeye kalkışmıyor. Bir peygamber olarak bilge bir kuldan olgunlaştırıcı gerçek bilgiyi öğretmesini adamın sahip olduğu bilgi sebepleri belli, sonuçları bilinen beşeri bilgilere benzemiyor. Bu gayba ilişkin dolaysız bilginin bir türüdür. Yüce Allah öngördüğü bir hikmetten dolayı ve dilediği oranda ona bu bilgiden öğretmiştir. Bu yüzden bir peygamber, bir resul olmasına rağmen, Hz. Musa bu adama ve uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü bu uygulamalar dış görünüşleri itibariyle akıl ve mantıkla, eşyanın tabiatına ilişkin hükümlerle çelişiyorlar. Bu yüzden bu uygulamaların gerisindeki gizli hikmeti kavramak zorunludur. Aksi taktirde şaşkınlık uyandıracak, hoşnutsuzluğa neden olacaklardır. Bunun için kendisine dolaysız bilgi öğretilen bu kul da Musa'nın, arkadaşlığına ve uygulamalarına karşı sabredemeyeceğinden, bunlara katlanamayacağından korkuyor67- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Sen benimle beraber olmaya katlanamazsın. "68- "Sebeplerini kavrayamayacağın olaylar karşısında nasıl sabrédeceksin. "Musa sabretmeye ve dediklerine uymaya söz veriyor. Bu hususta Allah'dan yardım diliyor ve onun iradesini dile Musa "İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim. "Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Eğer benimle birlikte geleceksen yapacağım hiçbir iş hakkında bana soru sorma, benim sana o konuda açıklama yapmamı bekle. "Musa kabul ediyor... Ve biz onların yaşadığı ilk sahnenin karşısında buluyoruz Böylece yola koyuldular. Bir süre sonra bir gemiye bindiler. O kulumuz bu gemide bir delik açtı. Musa ona, "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın " gemide, başka yolcular da var. Denizin ortasında yol alırlarken o kul geliyor gemide bir delik açıyor! Dış görünüşe bakılırsa bu davranış, gemiyi ve yolcularını batma tehlikesi ile karşı karşıya getiriyor, büyük bir kötülüğe neden oluyor. Şu halde bu adam niçin bu kötülüğe yelteniyor?Hz. Musa -selâm üzerine olsun- mantıksal hiçbir gerekçesi bulunmayan bu tuhaf davranış karşısında hem verdiği sözü hem de arkadaşının ileri sürdüğü şartı unutuyor. İnsan bir ilkeyi soyut olarak etraflıca düşünebilir, ama bu anlamın pratik uygulaması, somut bir örneği ile karşı karşıya kaldığı zaman teorik düşünceden farklı bir realite karşısında bulunduğunu farkeder. Çünkü pratik deneyimin soyut düşünceden farklı bir tadı vardır. İşte Musa önceden, sebeplerini kavrayamadığı olaylara katlanamayacağı uyarısında bulunulmuş, ama o sabretmeye karar vermiş, yüce Allah'dan yardım dilemiş, sabredeceğine söz vermiş, ileri sürülen şartı kabul etmişti. Fakat o, bu adamın uygulamalarındaki pratik deneyimle karşı karşıya kalınca tepki gösteriyor, karşı Hz. Musa'nın tepkisel ve heyecanlı bir karaktere sahip olduğu doğrudur. Bu karakterin özelliklerini hayatın tüm devrelerindeki uygulamalarında gözlemlemek mümkündür. Örneğin bir yahudi ile kavga ettiğini görünce bir Mısırlı'yı yumruklamış, bilinen o kızgınlığı ile adamı öldürmüştü. Daha sonra yaptığına pişman olmuş, özür dileyerek Rabbi'nden affedilmesini istemişti. Ama ikinci gün yahudinin bir başka Mısırlı ile kavga ettiğini görünce tekrar Hz. Musa işte böyle bir karaktere sahiptir. Bu yüzden adamın davranışı karşısında sabredemiyor, işin tuhaflığı karşısında verdiği sözü yerine getiremiyor. Ne var ki, pratik deneyimden, teorik düşünceden farklı bir tat alma ve apayrı bir gerçekle karşılaşma bütün insanların ortak özellikleridir. İnsanlar fiilen tatmadıkça, pratik olarak denemedikçe meseleleri gereği gibi bu yüzden Hz. Musa kızıyor, adamın yaptığına karşı çıkıyor"Musa,ona "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın" bilge kul büyük bir sabır ve yumuşaklıkla, yolculuğa çıkmadan önceki sözlerini hatırlatıyor72- O kulumuz Musa'ya "Ben sana, benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?" Musa unutkanlığını ileri sürerek özür diliyor; adamdan özrünü kabul etmesini, hemen azarlayıp vazgeçmemesini, verdiği sözü hatırlatmamasını istiyor73- Musa; ' `Unutkanlığım yüzünden beni azarlama ve bilginden yararlanma konusunda bana zorluk çıkarma" Hz. Musa'nın özürünü kabul ediyor. Böylece kendimizi ikinci sahnenin karşısında buluyoruz74- Yine yola koyuldular. Bir .süre sonra bir genç ile karşılaştılar. O kulumuz, delikanlıyı öldürdü. Musa; "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın " davranışı; gemide delik açması, dolayısıyla yolcuların boğulma ihtimali idi. Bu ise düpedüz adam öldürmektir. Hem de bilerek öldürmek, sadece bir ihtimal değil... Kuşkusuz bu, büyük bir cürümdür. Söz vermiş olduğu hatırlatılmasına rağmen Hz. Musa, bu olay karşısında da kendisini tutamıyor, sabredemiyor"Musa; "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın" dedi."Bu sefer unutmuş ya da söz verdiğini bilmiyor değildir. Bilinçli davranıyor, meydana gelişine katlanamadığı ve hiçbir sebeple izah edemediği bu kötü işe karşı çıkıyor. Çünkü ona göre delikanlı suçsuzdur. Öldürülmesini gerektirecek bir suç işlemiş değildir. Kaldı ki henüz erginlik çağına erişmediği için yaptıklarından sorumlu da kez daha o bilge kul, Hz. Musa'ya koştuğu şartı, verdiği sözü ve birincisinde söylediği; üstüste deneyimlerin doğruladığı sözü hatırlatıyor75- O kulumuz Musa`ya; "Ben sana benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?' sefer özellikle belirterek "Sana dememiş miydim" diyor. "Sàna" yani açık-seçik ve kesin bir ifadeyle sana söyledim. Buna rağmen ikna olmadın, beraberliğimizi sürdürmemizi istedin, ileri sürdüğüm şartı kabul kendine geliyor ve iki kere sözünü tutmadığını, yapılan uyarılardan, etraflıca düşünüp ona göre davranmasına ilişkin hatırlatmalardan sonra vaadini unutmuş olduğunu hatırlıyor. Bu yüzden kendi kendine kızıyor, bağlayıcı bir karar olarak önündeki yolları kapatıyor ve bunu kendisi için son fırsat olarak değerlendiriyor76- Musa; "Eğer sana bir daha bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme, o zaman seni mazur görürüm " akışı devam ediyor ve bu kez kendimizi hikâyenin üçüncü sahnesinin karşısında buluyoruz77- Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir köye vardılar. Köylüden yemek istediler, fakat ağırlanma istekleri reddedildi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, eğri duvarı doğrulttu. Musa ona `Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin' de acıkmış. Bu sırada açları doyurmayan, misafir kabul etmeyen cimri bir köyden geçiyorlardı. Bir süre sonra yıkılmak üzere olan eğik bir duvarla karşılaşırlar. Ayet, duvara canlılar gibi irade ve hayat özelliklerini yakıştırıyor ve "yıkılmak istiyor" anlamında "yıkılmaya yüz tutmuş" ifadesini kullanıyor. İşte bu tuhaf adam, hiçbir karşılık beklemeden yıkılmaya yüz tutmuş bu duvarı doğrultmakla Musa, adamın tavrındaki çelişkiyi farkediyor. Aç oldukları halde kendilerine yiyecek vermeyen, kendilerini misafir etmekten kaçınan bir köyde, bu adamı yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı doğrultmaya iten etken ne olabilir? En azından buna karşılık yiyecek almalarını sağlayacak bir ücret istemesi gerekmez miydi?"Musa ona; `Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin' dedi."Musa'nın bu sözü beraberliğin sonu oluyor. Artık Musa'nın ileri sürebilecek bir mazereti, dolayısıyla da adamla arkadaşlığını sürdürmesine imkân kalmıyor78- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Bu olay, birbirimizden ayrılmamızın sebebidir. Şimdi sana sabırla karşılayamadığın olayların nedenlerini kadar Hz. Musa ve surenin akışı içinde hikâyeyi izleyen bizler, kendimizi izleyen ve sırrını bilmediğimiz sürpriz gelişmeler karşısında buluyoruz. Hikâyeyi izleyen bizlerin durumu tıpkı Hz. Musa'nın durumu gibidir. Üstelik biz bu tür garip davranışlarda bulunan adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bizi saran kapalı havayı tamamlamak için Kur'an-ı Kerim adamın ismini açıklamıyor. Hem ismin ne önemi var ki. Bu adamın yüce ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden adamın adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir. Daha baştan itibaren görünmez, gaybi güçler hikâyede etkin rol oynuyorlar. Örneğin Hz. Musa kendisi ile görüştürüleceği vadedilen bu adamla buluşmak amacı ile yoluna devam ediyor. Ama genç arkadaşı azıklarını kayalıklı yerde unutuyor. Sanki geri dönmeleri için unutmuş gibi. Geri döndüklerinde sözü edilen adamla karşılaşıyorlar. Şayet yollarına devam etselerdi; eğer ilahi takdir tekrar geri dönmelerini öngörmeseydi adamla karşılaşamayacaklardı. Görüldüğü gibi hikâyeye egemen olan hava bütünüyle kapalı ve bilinmezliklerle dolu bir havadır. Bu yüzden ayetlerin akışı içinde adamın adı da gizli ve kapalı yavaş yavaş sır ortaya çıkıyor...79- O gemi var ya, yoksul deniz işçilerinin malı idi. Onda bir kusur meydana getirmek istedim. Çünkü bu denizcileri, rastladığı her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar kusur sayesinde gemi zalim hükümdarın eline geçmekten kurtuldu. Gemiye verilen bu küçük zarar; sağlam kalması durumunda başına gelecek olan ve gaybın perdesi altında saklı bulunan büyük zarara karşı koruyuculuk işlevi O delikanlıya gelince, onun ana-babası mü'min kimselerdi. Onları azgınlığa ve kâfirliğe sürüklemesinden İstedik ki, Rabb'leri onlara o delikanlıdan daha temiz ve daha iyiliksever bir evlat anda ve görüldüğü kadarıyla öldürülmeyi haketmeyen bu delikanlının gerçek karakteri üzerindeki gayb perdesi kalkıyor ve her yönüyle bu bilge kulun gözlerinin önüne seriliyor. Delikanlının özü itibariyle kâfir ve azgın bir karaktere sahip olduğu ortaya çıkıyor. Küfür ve azgınlığın tohumları içine ekilmiştir. Bu tohumlar gün geçtikçe kökleşiyor, davranışlarına yansıyor... Şayet yaşasaydı, kâfirliği ve azgınlığı ile mü'min ana-babasını zor durumda bırakacaktı. Kendisine yönelik sevgilerinin etkisiyle onları, kendi yolunu izlemeye zorlayacaktı. İşte bu yüzden yüce Allah, kâfir ve azgın bir karaktere sahip olan bu delikanlımın öldürülmesini, ayrıca onun yerine daha iyi ve anne-babasına karşı daha merhametli bir evladın bahşedilmesini diledi. Ve bu bilge kulunun da o delikanlıyı öldürmesini mesele, dış görünüşe göre değerlendirme yapan insanın bilgisine bırakılmış olsaydı, sadece çocuğun o durumu onu ilgilendirecekti. Dolayısıyla yasal olarak öldürülmesini gerektirecek bir suç işlemediği için elinde çocuğun aleyhinde kullanabileceği bir gerekçe olmayacaktı. Yüce Allah'dan ve yüce Allah'ın kendi tekelinde olan gayba ilişkin bir kısım bilgi öğrettiği kimi kullarından başka hiçbir kimse, herhangi bir insanın gaybın bilinmezlikleri arasında yeralan bir özelliği hakkında karar veremez. Yine hiçbir kimse bu bilgiye dayanarak şeriatın verdiği hükümden farklı bir hüküm ortaya koyamaz. Şu kadarı var ki, yüce Allah'ın emri, sonsuz gayba ilişkin bilgisine O duvar var ya, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları iyi bir insandı. Rabb'in istedi ki, o yetimler, erginlik çağına erdikten sonra Rabb'lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleri ile duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım. İşte sabırla karşılayamadığın olaylara ilişkin açıklamam ikisi de aç oldukları, üstelik köylüler tarafından misafir edilmedikleri halde, bu adamın köylülerden herhangi bir ücret istemeden doğrultmaya çalıştığı bu duvarın altında bir hazine gizliydi, duvarın dibinde şehirde bulunan yetim ve güçsüz iki delikanlıya ait bir servet saklıydı. Şayet duvar yıkılmaya terk edilseydi, altındaki hazine ortaya çıkacaktı. Bu durumda çocuklar kendilerine ait bu hazineyi koruyamayacaktı. Babaları iyi bir insan olduğu için yüce Allah bu iyilikten onları zayıflıklarında, küçüklüklerinde yararlandırmak istedi. Büyümelerini, erginlik çağına erişmelerini, mallarını koruyabilecekleri bir durumdayken hazineyi çıkarmalarını adam bu meseleden elini çekiyor. Çünkü bu tür davranışlarda bulunmasını öngören, yüce Allah'ın rahmetidir. Gerek bu meseleye gerekse bundan önceki meselelere ilişkin gaybtan onu haberdar eden, sonra da bu bilgi doğrultusunda onu bu tür uygulamalara yönelten yüce Allah'dır Bunları Rabb'inin rahmeti sonucu yapıyorum, yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım."Şu anda yüce Allah'ın hoşnut olduğu kullarından başka hiçbir kimseye bildirmediği gayb üzerindeki perde aralandığı gibi, bu adamın uygulamalarının hikmeti üzerindeki perde de kalkmış çıkan sırrın ve açılan perdenin dehşetinden o adam ayetlerin akışı içinde ilk kez göründüğü gibi gözlerden kayboluyor. Meçhulden geldiği gibi tekrar meçhule doğru yol alıyor. Hikâye evrende yeralan en büyük hikmeti temsil ediyor. Bu hikmet, ancak belli oranlarda ortaya çıkar. Gerisi yüce Allah'ın bilgisi kapsamında, perdelerin ötesinde bir gayb olarak varlığını surenin akışı içinde, Hz. Musa ve bilge bir kulun hikâyesi ile Eshab-ı Kehf hikâyesi; gayba ilişkin meselelerin yüce Allah'a özgü kılma noktasında birleşiyor. Kuşkusuz yüce Allah, olayları sonsuz bilgisi uyarınca bir hikmete göre planlar. İnsanlar ise bu plânı kavrayamazlar. Gaybın üzerine gerili perdelerin önünde dikilip dururlar. Perdelerin ötesindeki sırları da ancak belli oranlarda öğrenebilirler. Saîd bin Cübeyr radıyallahu anh şöyle anlatıyor İbni Abbas radıyallahu anhe, Nevf Bekkâlî Hızır aleyhisselâm ile arkadaşlık etmiş olan Musa’nın israil Oğullarına peygamber olarak gönderilen Musa olmadığını söylüyor, dedim de; — İbni Âbbas radıyallahu anh Yalan söylemiş, Allah’ın düşmanı! dedi Zira Ubeyy bin Kâ’b radıyallahu anh bana Peygamber aleyhisselâmı şöyle buyururken işittiğini anlatmıştır Musa aleyhisselâm israil Oğulları arasında hutbe irad etmeye çıktı. Dinleyicilerden birisi kendisine — İnsanların en âlimi kimdir? diye sordu. Musa aleyhisselâm da — Ben! diye cevap verdi. îlmi kendisine nisbet edip en âlim olanın Allah olduğunu söylememesi sebebiyle Allahü Teâlâ kendisini kınayıp şöyle vahyetti — Benim iki denizin birleştiği noktada bir kulum vardır ki, o senden daha âlimdir! Musa aleyhisselâm — Ey Rabbim, bu senin daha bilgili olan kuluna nasıl ulaşırım? diye sordu. Allahü Teâlâ — Bir balık alıp zenbile koyar ve beraber yola çıkarsın. Balık nerede zenbilden çıkıp kaybolursa, o kimseyle buluşacağın yer işte orasıdır, buyurdu. Musa aleyhisselâm zenbile bir balık koyup kendisine yardımcılık etmekte bulunan Yuşa bin Nün ismindeki genç ile beraber yola çıktı. Bir kayaya geldikleri zaman ikisi de o kayarın gölgesinde yatıp uyudular. Zenbildeki balık canlanıp çıktı, denize daldı ve denizdeki bir deliğe doğru yolunu tuttu. Allahü Teâlâ da suyun akıntısını durdurdu. Balık su üzerine bina kemeri gibi olmuştu. Bir rivayette ise Kayanın dibinde hayat» adı verilen bir pınar vardır ki, bunun suyu her hangi cansız bir şeye dokunursa, o şey hemen hayat bulur, canlanırdı, işte bu pınarın suyundan balığa isabet etmiş, bunun neticesi olarak da balık canlanarak zenbilden çıkıp denize dalmıştı. Musa aleyhîsselâm uykudan uyanınca arkadaşı genç, balığın denize fırladığı , hadisesini kendisine bildirmeyi unutmuştu. Tekrar gündüz ve gecelerin kalan kısmında yollarına devam ettiler. Ertesi gün kuşluk zamanı olunca Musa aleyhisselâm hizmetçisi delikanlıya — Yemeğimizi getir de yiyelim. Zira bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorulduk, dedi. Allahü Teâlâ’nın gitmelerini emrettiği yeri geçtikten sonra ancak yorgunluk duymaya başlamıştı. Musa aleyhisselâmın hizmetçini genç — Gördün mü, kayaya sığındığımızda ben balık hadisesini unuttum. Bunu hatırlamayı şeytandan başkası unutturmadı bana. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yol aldı. Girdap gibi bir yol meydana geldi, dedi Bu balık için bir girdap, Musa ve genç için ise şaşılacak bir şey olmuştu. Musa aleyhisselâm balığın suya atladığını dinleyince, arkadaşı gence — İşte aradığım bu idi, dedi. Ve izleri hakkında anlatarak geldikleri izi takip suretiyle geriye döndüler. Kayaya vardıkları zaman orada elbisesine bürünerek yatan bir adamla karşılaştılar. Bu adam Hızır aleyhisselâm idi. Musa aleyhisselâm kendisine selâm verdi. Hızır — Memleketinden bana selâmla nereden? diye sordu. Musa aleyhisselâm — Ben Musa’yım, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm — İsrail Oğullarının Musa’sı mı? diye sordu. Musa aleyhisselâm — Evet, sana doğru olarak bildirilmiş olan ilimlerden bir şeyler öğretesin diye sana geldim, dedi. Hızır aleyhisselâm — Fakat senin asla benimle sabretmeye gücün yetmez, ey Musa! Bende Allah’ın bana verip de senin bilmediğin bir ilim vardır. Sende de Allah’ın sana öğretip benim bilmediğim bir ilim vardır, diye karşılıkta bulundu. Musa aleyhisselâm — İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın, sana hiç bir hususta itaatsizlik etmeyeceğim, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm — Eğer beni takip edeceksen, ben sana anlatıncaya kadar her hangi bir şeyden sormayacaksın, dedi. Böylece ikisi deniz kenarında yürüyerek yola çıktılar ve bir gemiye rastladılar. Gemiye binmek için gemidekilerle konuştular. Gemidekiler Hızır aleyhisselâmı tanıyınca ücretsiz olarak kendilerini gemiye aldılar. Gemiye bindikleri vakit, Musa aleyhisselâmın ilk karşılaştığı, şey, Hızır aleyhisselâmın bir keserle geminin dibinden bir parçayı keserek delik açması oldu. Bunun üzerine Musa aleyhisselâm — Bu adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine aldılar. Sen ise gemilerine insanlar boğulsun diye delik açtın, çok kötü bir iş yaptın, dedi. Hızır aleyhisselâm — Ben sana, benimle sabredemezsin, demedim mi? diye karşılık verdi. Musa aleyhisselam — Unuttum, beni suçlama ve seninle olan arkadaşlığımızda bana güçlük gösterme! diyerek afv diledi Musa aleyhisselâmın bu ilk itirazı hakikaten unutmaktan dolayı meydana gelmişti. Sonra bir serçe gelip geminin ucuna kondu ve gagası ile denizden bir damla su aldı. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Musa aleyhisselâma — Allah’ın ilminde, benimle senin ilmin şu serçenin gagası ile denizden alıp eksilttiği miktar gibidir, dedi. Bir süre sonra ikisi de gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken Hızır aleyhisselam arkadaşları ile oynamakta olan bir genç gördü ve hemen eli ile onun başını koparıp genci öldürdü. Musa aleyhisselam yine sabredemedi ve Hızır aleyhisselâma — Bir can karşılığı olmadan bir cana kıydın, çok kötü bir iş yaptın! dedi. Hızır — Ben sana demedimmi ki, sen benimle sabredemezsin! Diye söyledi. Musa aleyhisselâm — Artık bundan sonra bir itirazda bulunursam, beni arkadaşlıktan uzaklaştır. Çünkü iki defa özrümü kabul etmiş oldun, dedi. Yine yollarına devam ettiler. Bir kasabaya gelince, halkından yemek istediler. Kasaba halkı ise onları misafir olarak kabul etmek istemediler ve bir ikramda bulunmadılar. Bu esnada kasaba içerisinde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Hızır aleyhisselam eli ile bu duvarı doğrulttu ve tamir etti. Musa aleyhisselam yine dayanamadı ve — Bunlar öyle bir halk ki kendilerine gelip bizi misafir etmelerini ve doyurmalarını istediğimiz halde bunu kabul etmediler. Sen ise onlara yardım olsun diye yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarını düzelttin, isteseydin bunun karşılığını alırdın, dedi. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Hazreti Musa’ya — Bu artık ayrılışımız demektir. Sabredemediğin hadiselerin hakikatini sana anlatacağım, dedi. Peygamber aleyhisselam bunu anlattıktan sonra buyurdu ki — Musa aleyhisselâmın sabretmesini arzu ederdik ki, Allahü Teala bize aralarında geçecek olan diğer şeyleri de anlatsın. Hızır aleyhisselâm Musa aleyhisselâma o hadiselerin hakikatini ise şöyle anlattı — Evvelâ gemi denizde çalışan bir takım biçarelerin idi. Ben o gemiyi ayıplandırmak ona bir kusur yapmak istedim ki, ötelerinde zalim bir hükümdar vardı da, o, her sağlam gemiyi sahiplerinden gasbedip alıyordu. Böylece onların gemisini bu gasbden kurtarmak için iki şerden ehven olanını seçtim ve onlara bir nevi yardımda bulundum. İkincisi, o oğlan masum görünüşüne rağmen azgın bir kâfir idi ve ileride azgınlığını artırarak mümin olan anne ve babasını da küfre bürümek tehdidi vardı. Böylece onu bu hale gelmeden öldürdük ki anne ve babasının imanına zarar vermesin ve ona bedel olarak da Allahü Teala ikisine hayırlı bir evladı bedel versin. Çünkü böyle bir hayırlı bedele kavuşmaları ancak onun ölümüne bağlı idi. Rivayete göre, o anne ve babaya bedel olarak Allahü Teala bir kız çocuğu vermiş ve bu kız peygamber annesi olmuş ve o Peygamberin eliyle ümmetlerden bir ümmet hidayete ermiştir. Üçüncüsü, o şehirdeki yıkık duvar iki yetim oğlanın idi. Onun altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları da salih bir zât idi. Onun için Rabbin irade buyurdu ki ikisi de olgunluk çağlarına ersinler ve definelerini çıkarsınlar. Bunlar büyümeden duvar yıkılsa idi, o defineyi başkaları bulacak ve zayi olacaktı. Hep bunlar Rabbinden bir rahmet olarak yapılmıştır. Ben onu, o yaptıklarımı kendi emrimden yapmadım. Bu bir vazifem idi. İşte senin sabra dayanamadığın şeylerin hakikati budur. Buharî, Müslim, Tirmizî KEHF SURESİ 60 – 82. AYETLER Hani Musa beraberindeki gence şöyle demişti ’İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim, bu yolda uzun yıllar harcamam gerekse bile! ’ Fakat iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıkları bütünüyle akıllarından çıktı ve balık denize dalıp gözden kayboldu. / Denizde kendisine bir yol buldu. Oradan uzaklaştıktan sonra Musa beraberindeki gence ’ Öğlen azığımızı çıkar. ’’ dedi, ’ Doğrusu, bu yolculuk bizi bir hayli yordu! ’ Genç; ’ Olacak şey mi bu? ’ dedi, ’ O kıyının yanında dinlenmek için durduğumuzda, nasıl olduysa balığı unutmuşum. Bunu olsa olsa bana şeytan unutturmuş olacak! Tuhaf şey, balık nasıl da yol bulup suya ulaştı.’ Musa heyecanla, ’ Demek aradığımız yer orasıydı! ’ diye bağırdı. Bunun üzerine izleri üzerine / izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler. Ve orada kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, üstün bir bağışta bulunarak bir bilgiyle, ilimle donatmıştık. Musa ona, ’ Neyin doğru olduğu konusunda sana verilen bilgiden bana da öğretmen için senin peşinden gelebilir miyim? ’ dedi. Adam; ’ Sen benimle birlikteyken olacak olanlara katlanamazsın, sen benimle birlikteliğe asla sabredemezsin. ’ dedi. ’ Çünkü iç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? ’ Musa, ’ İnşallah / Allah dilerse, beni sabırlı biri olarak bulacaksın ve ben hiç bir konuda sana uyumsuzluk göstermeyeceğim. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim. ’ dedi. O da şöyle dedi; ’ Pekala, o halde eğer benim peşimden geleceksen yapacağım şeyler hakkında, bu hususta ben sana bir açıklamada bulununcaya kadar bana hiç bir şey sormayacaksın. ’ İkisi böylece yola koyuldular, sonunda bir kıyıya vardılar ve onları karşı kıyıya taşıyan tekneden inecekleri zaman, bilge kişi teknede bir delik açtı. Musa bunu görünce ’İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Doğrusu çok vahim, şaşılacak bir şey yaptın! ’ diye çıkıştı. Adam, ’ Ben sana, benimle beraberliğe asla katlanamayacağını söylememiş miydim? ’ dedi. Musa, ’ Kendimi kaybettiğim / unuttuğum için beni paylama ve beni yaptığım işten dolayı zora koşma, güçlük çıkarma. ’ dedi. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğuyla karşılaştıklarında adam hemen onu öldürdü. Musa bunu görünce; ’ Bir başka cana karşılık olmaksızın masum bir cana kıydın, öyle mi? Gerçekten çok korkunç bir iş yaptın sen! ’ diye çıkıştı. Adam, ’ Ben sana, benimle beraberliğe asla katlanamayacağını söylememiş miydim? ’ dedi. Musa, ’ Bundan böyle sana bir şey hakkında soru sorarsam artık benimle arkadaşlık yapmazsın. Çünkü artık benden yana yeterince özür işittin. ’ dedi. Bunun üzerine yeniden yola koyuldular. Derken, bir kasaba halkıyla karşılaştılar. Onlardan yiyecek bir şey istediler, ama bu ahali onlara konukseverce davranmaya hiç yanaşmadı. Derken, orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam, hemen o duvarı onarıverdi. Musa bunu görünce; ’ Eğer dileseydin, hiç değilse yaptığın bu iş için bir ücret alabilirdin. ’ dedi. Adam, ’ İşte böylece seninle yol ayrımına gelmiş olduk.’’ dedi. ’ Şimdi sana, sabır gösteremediğin bütün o olayların iç yüzünü anlatacağım.’’ ’ O tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Ona hasar vermek istedim, çünkü peşlerinde her sağlam tekneye zorla el koyan bir hükümdar olduğunu biliyordum. O genç adam da, ki anası babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği, onları azgınlığa ve küfre sürükleyebileceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük. Onu öldürürken Rablerinin o ana-babaya onun yerine ondan daha temiz karakterli ve merhamette ondan daha ileri başka bir çocuk vermesini istedik. Ve duvara gelince, duvar o kasabada yaşayan iki yetim oğlan çocuğuna aitti ve altında hukuken onların olan bir hazine gömülüydü. Onların babası dürüst ve erdemli biriydi, bunun içindir ki, Rabbin onların ergenlik çağına eriştiklerinde o hazineyi Rabbinden bir bağış olarak kazıp çıkarmalarını irade etti. Ben bütün bunları kendiliğimden, kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin sabır göstermediğin bu olayların gerçek anlamı / iç yüzü budur. ’ Bu bir sayfalık kıssadan bir kitaplık hisse çıkartmış Nilüfer Dinç. Onun bu kitabından bazı şeyleri çıkararak, bazı şeyleri de ekleyerek kendi görüşlerime daha yakın bir yazı çıkarmaya çalışacağım. Bir rivayete göre Hz. Musa, bir keresinde, insanların en bilgesi olduğunu iddia ettiği için Allah tarafından azarlanmış ve kendisine vahiy yoluyla, ’ iki denizin birleştiği yerde ’ yaşayan bir Allah kulunun kendisinden daha bilge olduğu bildirilmişti. Hz. Musa bu adamı bulmak yönünde ısrarlı bir istek gösterince, Allah da ona bir sepete balık koymasını ve balık kayboluncaya kadar yoluna devam etmesini emretti. Balığın kaybolması amaca erişildiğinin işareti olacaktı. Şüphe yok ki bu rivayet, bizim Kur’an kıssamıza temsili bir giriş niteliğindedir. Hem Kur’an’da, hem de rivayetlerde geçen bu balık imajı, mümkündür ki, mutlak bilgiyi, yahut ebedi hayatı simgeleyen eski bir dini sembol olsa gerektir. İki denizin birleştiği yer ifadesine gelince iki denizin iki tür bilgi kaynağını ya da bilgi akışını yani harici olay ve olgulara ilişkin gözlem ve muhakemeler yoluyla elde edilen zahiri bilgi duyularla algılanan, akıl ve muhakemeyle varılan bilgi ile mistik sezgi ve müşahedeler yoluyla elde edilen batıni bilgiyi, yani görünmeyen gizli bilgi, açığa çıkması için özel bir eğitim ve sabrı gerektiren bilgiyi simgelediği söylenebilir. Bu görüşe göre Hz. Musa’nın arayışının gerçek amacı bu iki tür bilginin buluştuğu sınıra varmaktan ibarettir. Gerçekten de ölü balığın dirilip kaçtığı, can veren bu yeri coğrafi bir mekan olarak kabul etmek ne derece yeterli olur? Orası insanın daralmış şuurunun ötesine çıktığı, diğer anlamda yeniden doğduğu özel idrak alanıdır. ’ Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum.’’ Kaya, taş sembolü Kur’an’da başka yerlerde de kullanılmıştır. ’ Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla yerinden kopup düşer. Allah yaptıklarınızdan hiç bir zaman habersiz değildir.’’ Bakara suresi 74. Ayet. Onların bu sembolik balığı unutmaları, muhtemelen, insanın sık sık bilgi ve hayatın nihai kaynağının Allah olduğu gerçeğini unutmasını, yani kalplerinin taşlaşmasını ifade eden bir ima olması muhtemeldir. ’ Oradan uzaklaştıklarında Musa beraberindeki gence öğlen yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük dedi.’’ Hz. Musa aradıkları yeri geçtikten sonra yorgunluk duyar. Aradıkları yeri geçmelerinin ardından Hz. Musa’nın yorgunluk hissetmesi, fiziksel yorgunluğun ve açlığın ötesinde bir durumdur. Hz. Muhammed, ’ Hz. Musa, kendisine emredilen yeri geçinceye kadar sıkıntıya düşmemişti. ’ açıklamasında bulunmuştur. Burada gözden kaçırılmaması gereken iki nokta var. Birincisi, planın dışına çıkıldığında yaşanan ruhsal ıstıraptır. Acı ve ıstırabın insanın uyanmasına, farkındalığa ulaşmasına yönelik fonksiyonunu düşünürsek, Hz. Musa da ancak yorgunluk ve açlığının yönlendirmesiyle daha önce fark etmediği noktaya geri döner. Hakikat yolunda ilerlerken yolun üstündeki taşlar, engeller planın dışına çıkmış olduğunu fark etmeyen arayış yolundaki kişiye bir uyaran, diğer anlamda bir yol gösterendir. Unutmamak gerekir ki, insana taşıyabileceğinden daha ağır bir yük verilmemiştir. ’ Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.’’ Bakara Suresi 286. Ayet. Hiçbir varlığın planını altüst edici nitelikte bir ıstırapla karşılaşmayacağı, bunu karşılayabilecek bir içsel gücün herkeste mevcut olduğu bilgisini hatırdan çıkarmamak gerekir. Hz. Musa da ufak bir uyaranla planın dışına çıktığını fark eder ve geri döner. Planın dışına çıkışın sonucu hissedilen yorgunluk, fiziksel bir uyaran olarak değerlendirilebileceği gibi, ruhsal bir sıkıntı olarak da yorumlanabilir. Buna göre ikinci yorum da zahiri bilgiyle hareket eden Hz. Musa’nın, batıni bilgiyle karşılaştığında yaşadığı sıkıntı ve yorgunluktur. Şeriat bilgisiyle batıni yolda ilerlemek mümkün değildir. Allah’tan gelen aracısız bir akış olan bu bilgiyle bütünleşmek özel bir yetenek ve çabayı gerektirir. ’ Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu.’’ Şeytan dünya üzerindeki negatif tesir planlarını ifade eder. İnsanın kendisinin yarattığı negatif düşünce formları da buna dahildir. Negatif düşünceler yoğunlaştığında bunlar adeta bir varlık gibi insan üzerinde etkileşimde bulunur. Yuşa’nın ifadesinde görüldüğü gibi şeytanın Allah’ın iradesi içerisinde kalarak, insanı aldatma, yanılgıya düşürme, geriletme, unutturma gibi fonksiyonları bulunur. Şeytanın bu fonksiyonları Kur’an’da pek çok kereler ifade edilmiştir. ’ Şayet şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra kalk, o zalimler grubu ile beraber oturma. ’ En’am Suresi 68. Ayet. Şeytanın gücü sınırlı olmasına rağmen Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. Nisa Suresi 76. Ayet insan sahip olduğu ilahiliği unuttuğunda onun tesiri altına girer. Şeytanın insana yolu şaşırtması, baştan çıkarması, unutuşa sürüklemesi ve insanı düştüğü gaflet anında etkisine alması bir aradadır. Bu olayda da şeytan Musa peygamberin batıni bilgiye ulaşmasını engellemek için yanındaki kişinin unutmasını sağlamış, gerçeği arayışlarına engel olmak istemiştir. İnsanın unutan bir varlık olduğu Kur’an’da pek çok kez dile getirilmiştir. Burada unutulan şeyin balık olması da dikkate değerdir. İnsan özü itibariyle ezelden sahip olduğu bilgiyi dünyaya gelirken bedenleşmeyle beraber yaşadığı daralmanın sonucu unutmuştur. Ancak varlığının derinliklerinde bu bilgi balık gömülüdür. İki denizin birleştiği yere varınca yani özüyle bağlantı kurunca bu bilgi canlanır. Birey, hakikatle temas etmeye, aslına kavuşmaya niyet ettiğinde o kapı açılır, balık suya giden yolu bulur. Görünenin bilgisi, akıl yürütmeyle elde edilebilen bilgi insanı ancak bir yere kadar getirebilir, oradan sonra ölü balık gibi insanı diriltecek uyandıracak mana denizine girmek gerekir. Kur’an’da bir çok yerde aklın önemi vurgulanır, yola akılla, muhakemeyle irtibatlı zahiri bilgiyle çıkılır. Yolun başlangıcı gösterilir ancak aklı, bilgiyi kullanmak gelişim yolunda ne kadar gerekliyse de sıra deneyüstü müteal olana geldiğinde yetersiz kalacağı aşikardır. Mevlana bu hakikati çok güzel dile getirmiştir ’ At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra tahtadan at gerek. Aklın seni padişah Allah kapısına getirinceye kadar iyidir, aranır ve istenir. Fakat, kapıya geldiğin zaman sen onu boşa. Çünkü, o artık senin için zararlıdır. Yolunu keser. O’na ulaşınca kendini bırak, artık senin nedenle, niçin ile ilgin kalmamıştır.’’ Musa, ’ İşte aradığımız bu idi.’’ dedi. ’ Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.’’ Aradıkları yeri geçtiklerinin farkına vardıktan sonra izleri takip ederek geri dönmeleri yolculuklarında bir iz bırakarak ilerlediklerinin ifadesidir. İz bırakmak hakikat yolundaki sonsuz yolculukta yolu kaybetmemenin anahtarıdır. Sonsuz yolculukta her iz, bir sonrakine ışık tutmuş, yolunu kaybedenlere, yeniden başlamak isteyenlere bir adım olmuştur. Bu sebeple kendini bilme, hakikat yolunda daha öncekilerin bıraktıkları izler hem yolun seyrini, bulunduğu aşamayı takip edebilme hem de her şeyi en başından deneyimleyerek ilerlemek yerine bu yolda yürüyenlerin, yol açıcıların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak açısından çok değerlidir. ’ Samiri onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki; Bu hem sizin hem de Musa’nın tanrısıdır. Ama Musa unuttu.’’ Musa dedi ’ Senin derdin neydi ey Samiri? ’ Samiri dedi ’ Onların görmediklerini gördüm. Resul’ün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi. ’ Taha Suresi Ayetler ’ Resulün izinden bir avuç ’ yani öğretisinden bir tutam, ya da, onun bir kısmını aldım ve onu öğretisinin muhtevasından çıkarıp attım. Samirinin Hz. Musa’nın öğretisinden bir kısmını reddetmesi, ya da sadece bir kısmını kabul etmesi, Samirinin putperestliğe ve Allah’tan başka nesnelere ya da varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmaya ilişkin eğilimlerini açığa vurmaktadır. ’ Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. ’ Kur’an, Musa peygamberin buluştuğu kulun adını açıklamamış ’ kullarımızdan bir kul ’ ifadesini kullanmıştır. Hadislerde bu esrarlı bilge kişiden ’Yeşil Adam ’ anlamında ’ el-Hazir ya da el-Hızr ’ olarak bahsedilmektedir. Bu, öyle görünüyor ki bir isimden çok bir sıfat, bir lakaptır ve bir kişiye izafe edilen bilgi ve hikmetin her zaman yeni, her zaman geçerli olduğunu ifade etmektedir. Bu husus, bizim bu kişinin şahsında, insan için varılması mümkün derinlikte kavrayış ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsili bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu teyit etmektedir. Kullarımızdan bir kul ifadesi, bu derin bilgiye vakıf varlıkların sayısının bir hayli olduğuna işaret etmektedir Buna göre her devirde her zaman bu özel bilgi ile donatılmış varlıklar hakikat arayışçılarına rehber olmuştur. Ayrıca isim verilmemiş olması da bu kişiden ziyade sıfatın öne çıkmasının istendiğinin göstergesidir. Hızır’ın yaptığı hareketlerin nedenlerini açıkladıktan sonra ’ Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım ’ sözü de göksel bağını ifade eder. Bu kişinin kimliğinin saklı tutulmasının diğer bir nedeni de bunun, peygamberlerin getirdiği gibi herkese açık ve davet eden bir bilgi değil sadece bu konuda arayışı olan kimselere yönelik olmasıdır. Musa ona, ’ Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı ? ’ dedi. Peygamberlik en üst makam kabul edilirken nasıl olur da bir kul ona ilim öğretebilir? Ama aslında bir peygamberin bile bilgi arayışını bırakmaması insanlara verilebilecek en önemli mesajlardan biridir. İnsanın sahip olduğu bilginin her zaman bir üstünün var olacağı Kur’an’da açıkça dile getirilmiştir. ’ Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır. ’ Yusuf Suresi 76. Ayet Başı sonu olmayan bilgiye tümüyle erişmeyi beklemenin bir hayalden öteye gitmeyeceği açıktır. Kıssada buna sahip olmak için peygamberliğin de yetmeyebileceği vurgulanmıştır. Her şeyin olduğu gibi bilginin de tekamül yolunda pozitif yönü olduğu gibi negatif yönü de vardır. Burada kastedilen bilgi, sadece bir bilgi hamallığı yaratan bilgi değildir. Bu uykuyu daha da derinleştirir. Sadece uygulanan bilgi bir şuur genişlemesine sebep olabilir. Yalnızca zihinsel bir doyuma ulaştıran bilgi, teoride kalmış olmanın ötesinde varlığa da bir zaman sonra yük olacaktır. O yüzden derece derece ilerlemenin önemi burada karşımıza çıkar. Bilgiyi sindire sindire, hayatın içinde yaşayarak ilerlemeyle ancak bir üst idrak alanına çıkmak mümkün olabilir. Derece derece ilerleme, varlığın aldığı bilgilerin uygulamasını yapabilmek için gerekli sentez ve analiz zamanını sağlayan bir yasadır. İster edinim yoluyla olsun, ister içimizin derinliklerinden farkındalık alanımıza taşan bir ilham, sezgi olsun her türlü bilgi ve anlayışın yolculuğunda kısa bir dinlenme yeri olduğunu unutmamak gerekir. Bilginin sonsuzluğunun diğer bir yönü de batıni – zahiri mananın varolmasıdır. Batıni mananın varlığı zahirinin değerini azaltmayacağı gibi bunlar durum ve zamana göre de yer değiştirir. İnsanın tekamülüyle birlikte her devrin zahiri manasının çapı da artacaktır. Aynı zamanda bir batini mana daha derin bir anlayışa ulaşmış bir kişi için zahiri olacaktır. İbrahim Halveti bu konuyu özetleyen şöyle bir benzetme yapmıştır ’ Elimize aldığımız soğanın dışındaki kabuk zahir, onun altındaki batındır. Üst kabuğu soyduğumuzda onun altındaki zahir olacak, batın vasfı daha da alttaki kabuğa intikal edecektir. Bu hal, soymayı devam ettiğimiz sürece uzar gider. ’ işte kainattaki zahir – batın olayı da böylesine izafi bir karakter taşır. Diğer önemli bir nokta da bu kulun Musa peygamber dahil hiç kimse tarafından bilinmemesidir. Bilginin kimde olduğu görünüşe, zamana, mekana göre değerlendirildiğinde yanıltıcı olabileceği çok açıktır. Musa peygamberin Hızır’dan haberi ancak bir soru neticesinde olmuştur. Ama Hızır’ın Hz. Musa’dan haberi vardır. Yukarının eli her zaman yeryüzündedir, ancak Yukarısı perdeyi kaldırmalıdır ki Hz. Musa’nın haberi olsun. Adam şöyle dedi; ’ Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? ’ Sabır, kelime anlamı olarak haksız ve üzücü bir duruma karşı tahammül gösterme ya da bir şeyin olmasını telaş göstermeden bekleme demektir. Ancak burada Hz. Musa’dan kelime anlamının ötesinde bir sabır beklendiğini görüyoruz. Sabır gösterebilmek için anlayabilme, onaylayabilme ihtiyacı hissediyor Hz. Musa. Oysa burada asla anlaşılamayan hatta mantık dışı, etik olmayan şeylere karşı bir sabır gösterilmesi bekleniyor. Sabır bir dış baskıya karşı tevekkül diyebileceğimiz bir duruştur. En basit ifadeyle bize acı, kötü, adaletsiz gelenin bir üst plandaki görünümünün bambaşka olduğu bilgisine vakıf olmayı gerektirir. Basit bir teslim oluş ya da kadere razı oluştan öte şuurlu bir sabırla yürümesi gerekiyor Hz. Musa’nın. Sabrın ancak insan nefsinin üstüne çıkabildiği noktada mümkün olabileceği, Kur’an’da da dile getirilmiştir. ’ Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.’’ Mearic Suresi 19. Ayet Sabrın sadece bir dayanma gücü, bağrına taş basma ya da oluruna bırakma olmadığının diğer bir ifadesi de de Enfal Suresi 66. Ayette karşımıza çıkar; Allah sabredenlerle beraberdir.’’ Yaratılışından dolayı sabırsız olan insan ancak bilgiyle, kendi üzerinde çalışmasıyla, hakikati arayışla buna ulaşabilir ve ’ Allah’ın onunla beraber olması ’ bu yolda ruhsal yardımın yanında olacağını ifade eder. Hz. Musa da algı ve tasavvurunun ötesindeki olguları tam anlamıyla kavrayamaz ve nefsine hakimiyetini kaybederek sabırsızlık gösterir. Razi’ye göre Hz. Musa gibi bir peygamberin bile eşyanın nihai gerçeğini bütünüyle kavrayamadığına ve daha genel bir ifadeyle, insanın olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşahede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü itidal ve kavrayış eksikliğine işaret edilmektedir. ’ Tecrübe olarak kuşatamayacağın, iç yüzünü kavrayamayacağın şeye nasıl sabredebilirsin? ’ ayeti, Hz. Musa’nın sonraki tecrübelerinden de anlaşılacağı gibi görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını ima etmekte ve bunun da ötesinde ince bir üslupla, insanın kendi entelektüel / zihni tecrübelerinde en azından öğeleri, unsurları itibarıyla, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçeğiyle hiç bir zaman kavrayamayacağı, gözünde canlandıramayacağı yolundaki derin gerçeği dile getirmektedir. Kur’an’ın insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan hususlarda gayb mesajını mecaz ve temsillerle ifade etmesi de bu yüzdendir. Hızır yolculuğun sonunda kötü görünen hareketlerinin arkasındaki gerçeği açıklar ancak bunu yaparken yine zahiri anlamı kullanır. Buradan hareketle yolculukta Hızır’ın kötü görünen şeyleri iyiye çevirdiği ya da sonuçları kötü olacağı için olaylara müdahale ettiği yönünde değerlendirmek doyurucu bir açıklama olabilir mi? En vurucu öğe gibi görünen, genci öldürmesine gerekçe olarak ileride ailesine yaşatacağı sıkıntıların önüne geçme açıklaması ele alındığında, bir bakış açısıyla Hızır’ın hata düzelttiğini düşünmemiz gerekir. Buradan da o çocuğun hiç dünyaya gelmemesinin daha doğru olacağı itirazı çıkar ki, bu da bu bakış açısının doğal sonucudur. O zaman bunun üzerinde biraz daha düşünmek gerekir. Hızır sadece kritik anlarda, olağanüstü durumlarda ortaya çıkıp olaylara müdahale etmiyor. O bir ilkeyi, evrensel bir yasayı temsil ediyor. Hızır aslında dünyadaki işlerin nasıl ve niye meydana geldiğinin küçük bir örneklemesini yaşatıyor Hz. Musa’ya. Bu her zaman fiziksel bir bedenle ortaya çıkıp olayların gidişatına müdahale değil, bizzat olayların oluş yöntemidir. Yani o bizim iyi, kötü, mutluluk, ıstırap veren diye olayların içine gömüldüğümüz, sadece akıl, duygu, ahlak çerçevesinden baktığımız şeylerin arka planından küçük bir kesit sunarak yasanın nasıl işlediğini anlatır bizlere. Burada başka önemli bir noktayı da dikkate almak gerekir. İyi – kötü, ıstırap – mutluluk şeklinde değerlendirdiğimiz olguların bir mizansenden ibaret olduğu gerçeği. Aslında Hz. Musa’dan beklenen Hızır’ın sahip olduğu bir sebep – sonuç ilişkisi bilgisine erişmesi değildir. O da şöyle dedi; ’ O halde eğer bana tabi olacaksan ben sana söylemedikçe hiç bir şey hakkında bana soru sormayacaksın. ’ Bilgiye ulaşmanın, öğrenmenin yolu öncelikle soru sormaktan geçtiği halde Hızır, ilmini öğretmek için Hz. Musa’ya ’ soru sormaması ’ şartını koşar. Hz. Musa burada öğrenme yolundaki önemli derslerden biriyle karşılaşır. Allah ve Allah’ın ilmi ile ilgili olan bilgi salt akılla öğrenilen bir bilgi olmadığı için, soru sormak, irdelemek hakikatten uzaklaştıracaktır. Bu bilgi bizzat hayat yolculuğu içinde sabırla, yaşayarak öğrenilmesi gereken bir bilgidir. Hızır’ın ben sana açıklayıncaya kadar sorma diyerek Musa Peygambere sabrı telkin etmesi, zihinle, akılla kavranamayacak bu bilgiyi ancak yaşayarak öğrenebilmesi için bir zamana ihtiyacı olduğunu da ifade eder. Bilginin hazmedilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu suretle zihnin tek düze, sıradan yorumlardan kaçınması gerekir. Zihni çıkarımlar, yargılarda bulunmak, felsefi tartışmalarla oyalanmak en büyük engellerdendir. Bilgi ve farkındalığın çok ötesine geçilmesi durumlarında bu duruma uyum sağlanamayabilir ve bu da öğretim sürecinin sonlanmasına neden olur. Hızır ile Musa peygamberin ayrılması da bu nedenle meydana gelmiştir. Zamansız verilen bilgi yarardan çok zarar getirebilir, hakikat yolunun başındaki biri için sarsıcı, belki de yoldan çıkarıcı mahiyette bir deneyim olabilir. O genç adamda, ki anası babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük. Onu öldürürken Rablerinin o ana-babaya onun yerine ondan daha temiz karakterli ve merhamette ondan daha ileri başka bir çocuk vermesini istedik. Ben bütün bunları kendiliğimden yapmadım.’’ Yani oğlan günahsız değildi, anasını-babasını da inkar ve azgınlığın kuşatması altına almak üzere idi. Bilge kişinin ifade ettiği kaygı verici belirtiler yoluyla yahut iş sezgi yoluyla varılmış pozitif bilgiyle eş anlamlıdır. Oğlan inkar ve azgınlığa öyle eğilimli idi ki, sağ kalırsa ileride ana babasını da azıtacak, onları da inkara sevk edecek idi. Halbuki o ana babanın imanlarındaki içtenliği Allah tarafından böyle bir kötülükten korunmaya layık ve onun çocuk iken ölmesi hepsi hakkında hayırlı idi. Hem oğlanın yüzünden görecekleri kötülükten kurtulacaklar, hem de onun ölümüyle duyacakları acıya karşılık, daha sevimli bir çocuk elde edebileceklerdi. Ancak bu olayda dikkate değer başka noktaların da olması gerekir. Oğlanın inkar ve azgınlığı, nihayet gelecekte olacak bir gerçektir. Bilge, onun o zamandaki ve gelecekteki bütün gizliliklerini ve sırlarını bilmiş de olsa, bir çocuk şöyle dursun, aklen olgunlaşmış bir insanı bile, ileride yapacağı şeyden dolayı öldürmek kuşku yok ki dine aykırıdır. Hz. Ömer, Mugire’nin kölesini görünce ’ Bu beni öldürecek ’ demiş, kendisinin katili olacağını bilmiş idi. ’ Öyle ise niçin bırakıyorsun ey müminlerin başkanı? ’ dediklerinde ’ Ne yapayım, henüz bir şey yapmamıştır ve dine göre sırf kalbindeki, aklındaki bir düşünceden dolayı hesaba çekilip cezalandırılamaz.’ dedi ve dediği gibi ertesi gün şehit oldu. Şu halde Bilgenin öldürdüğü kişi hakkındaki hüküm , hakikat ve din arasında bir ayrılık noktası oluşturmaz mı ? Ve Hz. Musa bu yorumu nasıl yeterli bulur? Dinin gerçeği Allah’ın emirleridir. Bilge bunu kendiliğinden değil, Allah’ın emriyle yaptığını söylemiş, Hz. Musa’nın o yoruma karşı çıkmamasına da neden bu olmuştur. Çünkü bu şekilde bilge özel durumlar için özel ilahi bir yasa ile görevli olduğunu anlatmış demektir. Dolayısıyla o çocuk hakkında uyguladığı öldürme hükmü, genel kurallara ters olmakla birlikte, özel bir yol olmuş olur. Üç olaydan üçü de, bilgenin hem bilgi tarzında, hem eylem tarzında başka bir özellik göstermektedir. Bilge açısından bakıldığı zaman, onun bilgisinin varlıkların arka planını gören, gelecekteki kaderini ve geçmişteki gizliliklerini, görünen durumu gibi bilivermekte olduğu anlaşılıyor. Yapılan işler açısından bakıldığı zaman, yaptığı şeyler, yaratılmıştan Hakka doğru giden fiiller değil, Yüce Allah’tan yaratılmışa doğru giden fiillerdir. Dolayısıyla Hızır, Hz. Musa gibi halkı Hakka götürmekle görevli değil, Yüce Allah tarafından halka olan kaderlerin uygulanmasına görevli demektir. Dinen güzel veya çirkin olma açısından bakıldığı zaman bilge kişinin fiilleri, göze görünmeyen, gizli, kapalı nedenlere dayandığı için, dıştan çirkin ve hikmetsiz görünüyor. Hz. Musa, onun bilgisindeki özelliği daha önce Yüce Allah’tan haber almış ve ondan öğrenmeye gelmişti. Gördüğü örnek ise ona dini ve ameli yönden kendisinin görevlerine uymayan ve bununla beraber karşı çıkmaya da hak vermeyen özellikler bulunduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine aralarındaki ayrılığın normal olduğu anlaşılmıştır. Demek ki, Hz. Musa, bilgisini insanlara bildirmek ve açıklamakla görevli azim sahibi bir peygamber olduğu halde Bilge, bilgisini bildirmekle görevli değil, uygulamakla görevli idi. Yaptığı her şeyi yüksek bir gerçeklik bilincinin, yani onun eşyanın dış görünüşünün ötesindeki gerçeklikle temasını sağlayan ve onu Allah’ın akıl erdirilemez planının bilinçli bir parçası haline sokan derinliğine kavrayış ve sezginin sevkiyle yapmış olduğunu ima ediyor. Kur’an’ın ayetleriyle konuyu biraz daha açalım. ’ Andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık, o halde bugün yaşayanlarda sınanacak ve elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir. ’ Ankebut Suresi 3. Ayet Yüce Allah’ın var kılınan bir şeyi bilmesi ve, o şeyin var olduğu zamanda ve önce ve sonra olduğu gibi aynı şekildedir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, burada ’bilecek’’ demekten maksat, nedenden söz edip, aslında sonuca dikkat çekmektir. İmtihan eder gibi, kesin ortaya koyacak ve meydana çıkaracak da, onu ödüllendirecek veya ceza verecek demektir. Yüce Allah bizi niçin ödüllendireceğini veya azap edeceğini biliyor ama biz niçin ödüllendirileceğimizi veya azaba uğrayacağımızı ancak yapıp ettiklerimiz bize gösterildiğinde ahirette öğrenebileceğiz. Yüce Allah’ın imtihan yoluyla bilmesi, şimdiki zamanda bilmesi anlamındadır ve bu yolla O, inanma konusunda dürüst olanlarla, bu konuda yalancı olanları seçip ayırır. İnsanların sevap elde etmeleri ya da cezalandırılmaları buna dayanır. Aynı şekilde bu ayetin anlamının ’ Onları ayırt etmek için veya onlara hak ettiklerini vermek için ’ şeklinde olduğu da söylenmiştir. Kehf Suresi 81. Ayette öldürülen kişinin azgınlık ve inkar içinde olduğunun bilindiği söyleniyor. Ankebut Suresi 3. Ayette ise iman ettik diyenlerin imtihana çekileceklerinden bahsediliyor. Allah iman etmeyip azgınlık ve inkar içinde kalan nice kavimleri yok etmiştir. ’ Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır. Ve Allah, güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. ’ Fetih Suresi 7. Ayet. Bu Allah’ın hem rahmet orduları hem de azap orduları bulunduğuna dikkat çekmedir. ’ Onların her birini günahlarından dolayı hesaba çektik. Kiminin tepesinde ölümcül fırtınalar estirdik, kimini ani bir kasırga yok etti, kimisini yerin dibine geçirdik ve kimisi de suda boğulup gitti. Onlara haksızlık yapan Allah değildi. Onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlardı. ’ Ankebut Suresi 40. Ayet. ’ O zulmedenlere gelince, onları Allah katından cezalandırıcı bağırış yakalayıverdi de kendi evlerinde cansız olarak yığılıp kaldılar. Sanki daha önce orada hiç yaşamamışlar gibi. ’ Hud Suresi 67. Ayet. ’ Allah, insanların bazısını bazısıyla savuşturmamış olsaydı yeryüzü fesada uğrardı. ’ Bakara Suresi 251. Ayet. ’Allah insanları birbirine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman içlerinde Allah’ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar, mescitler çoktan yıkılıp gitmiş olurdu ve muhakkak ki Allah, O’nun davasına arka çıkanlara yardım edecektir. Çünkü Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar sahibidir. ’ Hac Suresi 40. Ayet. Allah insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması, O’nun rahmet ve kudretinin ta kendisidir. Fakat bu iradeler serbest bırakılır da birbirleriyle dengelenip düzenlenmez ve hiç bir engele rastlamazlarsa, o zaman çalışma zahmetine katlanılmaz, önüne geleni çiğnemeye çalışır. Savunma ve karşı koyma olmayınca da ölçü ve sınır tanımama, yolların en kestirmesi ve en doğrusuymuş gibi oluverir. O zaman da insan adına bir şey kalmaz, yeryüzünün düzeni yok olur. Fakat Allah bütün alemlere ve özellikle akıl sahibi varlıklar dünyasına eksiksiz bir iyilik ve lütuf sahibidir. Bundan ötürü bozgunculuğa razı olmaz. O, yeryüzünü bayındır hale getirecek insanları lütuf ve ikramlarıyla yaşatacak, yüksek konumlara erdirecektir. Bu nedenle bozgunculuğun geleceği yoktur, Allah’ın dilediği ise barış ve düzenliliktir. Dolayısıyla barış ve düzenin bozgunculuğu savuşturması için, barış ve hayırdan yana olanların, bozgunculuk ve kötülükten yana olanları savuşturması gerekmektedir. Zaten karşı koyma ve savuşturma olgusu, bütün evrende geçerli olan ve doğru, hak bir yasadır. ’ Mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey sizin için kötü olabilir. Allah bilir, ama siz bilmezsiniz. ’ Bakara Suresi 216. Ayet. Mümkündür ki hayrımıza zannettiğimiz bir şey zararımıza, zararımıza zannettiğimiz bir şey de hayrımıza olabilir. Hızır fakirlerin gemisini kurtardı, salih anne babayı kurtardı, yetim çocukların geleceğini kurtardı. Ama bunların olduğu anlarda, fakirler gemilerinin tahrip olması nedeniyle çok üzüldüler. Bir anne-baba evlat acısı yaşadı. Yetim çocuklar büyüyünceye kadar sıkıntı içinde kalmaya devam ettiler. Gündelik hayatın içinde sıklıkla kullanılan ’ Her şeyde bir hayır vardır ’ sözü temel bir gerçeğin ifadesidir. Hz. Musa ve Bilge Adam kıssasından çıkaracağımız en basit gerçekliktir bu. Ne kadar karanlık bir tabloyla karşılaşsak da aslında evrendeki ahenk ve dengenin bozulmasına imkan olmadığının bilgisidir. Hz. Musa Hızır’a serzenişte bulunurken, kendi akıl yürütmesiyle iyi-kötü çerçevesinde olayı ele alır. Hızır ise bilgisine göre hareket eder. Görünenin arkasında görünmeyen etkilerin olduğunun, duyulara güvenerek yargılarda bulunmanın eksik olduğunun dersini verir. Bilgi ile davranışın, vicdan ve sevgiyle davranıştan üstünlüğünü gözler önüne serer. Muhakkak ki, insan aklımızla bu kıssaların tam olarak açıklamasını yapamayız. Muhakkak ki dikkatimizden kaçan daha bir çok nokta var. Gemiyle bir kıyıdan diğerine geçmek ve gemiyi delmek, tarihte, gemileri yakmak, yani geri dönüşü olmayan yola girmek deyimini hatırlatıyor. Yıkılmak üzere olan bir duvarı onarmak da bazı bilgilerin açığa çıkmasının daha zamanı olduğunu işaret ediyor olabilir mi acaba? Hızır genç çocukla karşılaştığında onu nasıl öldürdü. Ölümüne sebep olacak bir olay mı yarattı yoksa bıçakla boğazını mı kesti. Kasaba halkından yiyecek istediler. Hz. İbrahim’in bir kıssasında insan kılığında gelen melekler kendilerine sunulan yemekleri yememişlerdi. Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu iddiasına Yüce Allah ’ o ve annesi yemek yiyorlardı ’ demiyor muydu. Oğlan çocuğundan bahsederken Hızır onda kaygı verici belirtiler gördüm demiyor, görmüştük diyor, çoğul konuşuyor. Bu kıssada kafamızı yormamız gereken daha çok dersler olduğuna inanıyorum. ’ Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle ve açlıkla, dünya malının, canın ve alın teri ürünlerin kaybı ile sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredenlere iyi haberler müjdele. Onların başına bir musibet gelince, ’ Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz! ’ derler. İşte Rablerinin nimetleri ve lütfu onlar içindir ve doğru yol üzerinde olanlar işte onlardır.’’ Bakara Suresi Ayetler. peygamber o kişiyle iki denizin birleştiği yerde buluşacaktı Günlerce yürüdüler iyi yürekli adam ve Bir gün genç hizmetçi adam balık avladı O sırada tarif edilen yere gelmişlerdi Büyük bir kayanın üzerine oturup görüşecekleri adamı beklediler Hiç kimse yoktu ortalıkta, yeniden yola koyuldular Genç hizmetçi adam avladığı balığı kayanın üzerinde unutmuştu Balık çırpınarak suya karışmıştı, kaybolup gitti Epeyce uzaklaşmışlardı Karınları acıkınca, genç adam balığı hatırladı dönerek özür diledi Dedi efendim kayalığa vardığımızda, balığı orda bırakmıştın Şeytan bana onu, unutturdu Herhalde suya düşüp, kaybolmuştur düşündü Şüphe yok ki Allah o iyi adamla buluşmamız için bunu yaptı dedi Tekrar balığın unutulduğu yere dönmemizi istiyor, sonra geri döndüler Gerçekten o alim adamı orada, kayanın üzerinde oturur buldular adama dönerek Allah’ın sana öğrettiği bilgileri bana öğret dedi ben seninle beraber gezeyim dedi Bu kişi 'dan başkası değildi tebessüm ederek cevap verdi benim yaptığım işlere tahammül edersen iyi olur dedi , 'ın yapacağın işlere karışmam dedi söz verdi , o zaman peşimden gel dedi Sonra yaptığım işler yüzünden, bana bir şey sorma dedi Artık gidelim dedi, Uzun bir yolculuktan sonra, deniz kenarında bir gemiye bindiler Gemi denizin ortasına geldiğinde çiviyle gemiye bir delik açmaya başladı korkuyla seslendi Ne yapıyorsun gemi su alırsa, hepimiz boğuluruz kızmada, her işe sabredecektin dedi , 'dan özür diledi Gemi limana gelince, gemiden indiler Yollarına devam ettiler Yolda ufak oynayan bir çocuk gördüler koşarak çocuğu tuttu ve bir lahzada çocuğu öldürdü yine dayanamadı, bu suçsuz çocuğu öldürdün dedi kızmada, sana dayanamazsın demiştim dedi , yine 'dan özür diledi Yeniden yürümeye devam ettiler Yolları bir köye uğradı Yiyecekleri tükenmiş, karınları acıkmıştı Yanında paraları da yoktu ve beraberindekiler, köylülerden yiyecek istediler Köylüler yiyecek vermedi, kapıları yüzlerine kapattılar ve çaresiz bir duvarın kenarına oturdular Duvar nerde ise yıkılacak, durumda idi çamur kardı ve duvarı güzelce tamir etti yine dayanamadı sordu ne yapıyorsun dedi Bize bir lokma yiyecek vermeyen, köylülerin duvarını tamir ediyorsun doğruldu, Ya Musa dedi Senle ayrılma zamanımız geldi Üç kez yapmaman gereken işi yaptın Yaptığım işlere sabır edemedin Ya Musa dedi dinle Ya Musa dedi Bu yaptığım her işe gelince Her işte bir hikmet var dedi Sanki öğretmen, da öğrenci idi Oturdular başladı anlatmaya Bindiğimiz gemiyi çiviyle deldim Çünkü gemi fakir üç, dört adamındı Yollarında, uğrayacağı yerlerde zalim bir korsan vardı Onları yakalamasın ve gemi geç gitsin diye gemiyi deldim dedi Allahü Teala bana öyle emretti dedi , seni anlıyorum dedi O zaman peki çocuğu niye öldürdün dedi başladı anlatmaya O çocuğun annesi ve babası Allaha itaat eden dindar insanlardı Fakat çocuk büyüyünce kafir olacak Anne, babasına işkence edecek Allahü Teala bana bildirdi ve öyle emretti dedi Çocuğu da o yüzden öldürdüm dedi Bari ahirette anne, babasına faydası olsun dedi söyleyecek söz bulamamıştı yine O zaman dedi köyde yıkık duvarı niye ördün o zaman dedi Köyde iki yetim çocuk vardı Duvarın altında ise babalarından kalma, hazine mevcuttu Rabbim duvarın altındaki hazinenin Yetim çocukların eline ergenlik çağında geçmesini istedi O duvarı o yüzden ördüm Hazine başkasının eline geçmedi dedi Allahü Teala bana bildirdi ve öyle emretti dedi Bütün bu işleri o yüzden böyle yaptım dedi ellerini havaya kaldırıp Allaha şükretti Bilmediği bir çok şeyi Bu ulu insan sayesinde anlamıştı bu sayede neler kazandığını düşündü anlatılmak istenen İnsan öfkesine hakim olmalı, sabretmesini bilmeli Ayrıca iyilik yaparken karşılık beklememeli Herşeyi bildiğini zanneden insanlardan, daha bilgili insanlar mutlaka vardır 'dan bunları öğrenmişti Allah’ın izniyle bunları düşünürken Başını kaldırıp baktı, yanında kimse yoktu O iyi adam kaybolup gitmişti Onun nereye gittiğini bilmiyordu Onun nereye gittiğini bilen sadece Allahü Teala idi O bilir her şeyin doğrusunu O tek ilahtır kullarını sever Bu dünyayı gezer Yaşarmış şimdi bile görenler varmış iyilik denince o varmış Gerisini sormayın, doğrusu Allah katında Bir peygamber; Hz. Musa… Bir yardımcı; rivayetlere göre Yuşa… Bir azık; balık… Bir yolculuk… Bir mekân; iki denizin birleştiği yer… Kendisin Allah katından ilim verilen bir salih kul’; rivayetlere göre Hızır… İç yüzü kavranılmayan olaylar silsilesi… Ve Sabır… Ve Hikmet… Rivayetlerde bildirildiğine göre Musa Peygamber İsrâiloğulları’na hitap etmekteydi. O sırada kendisine; En bilgili kimdir?’ diye bir soru soruldu. O da En bilgili benim’ diye karşılık verdi ve bu söz üzerine Allah onu kınadı. Çünkü o, ilmi Allah’a izafe etmemişti. Ardından Allah ona; Benim iki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var’ diye vahyetti. Buhari, “İlim”, 45. Yani ilk düşülecek not şu ki; ilim Allah’a izafe edilmelidir. Zira “inşallah” demediği için vahyin bir ara kesilmesiyle karşı karşıya kalan bir Hz. Peygambere şahit olmuştuk.Kehf 1823-24 Kıssadaki olayların seyri surede özet olarak şu şekilde anlatılır Yanında yol arkadaşıyla beraber bu kişiyi aramaya koyulan Hz. Musa, uzun bir yolculuktan sonra Yüce Allah’ın tarif ettiği yerde bilge kişiyi bulup kendisiyle arkadaş olmak ve ilminden istifade etmek istemiş, fakat o bilge kişiden “Sen benimle arkadaş olmaya sabredemezsin” karşılığını alınca, Hz. Musa her ne olursa olsun sabredeceğine dair ona söz vermiş ve ilim yolculuğu böylece başlamıştır. İlk yolculuklarında salih kul’, Hz. Musa ile birlikte bindikleri gemiye sebepsiz yere delmesi, Hz. Musa’nın istemsiz bir şekilde tepki vermesine neden olmuştur. Bu tepki sebebiyle daha yolun başında salih kul’, Hz. Musa’yı uyarmıştır. Hz. Musa’nın verdiği sözü hatırlamasıyla ilim yolculuğu kaldığı yerden devam etmiştir. Daha sonra salih kul’un suçsuz yere bir çocuğu öldürdüğünü gören Hz. Musa, birincisinden daha şiddetli bir şekilde salih kul’a karşı gelmiş ve yine salih kul’un uyarısıyla verdiği sözü hatırlayıp susarak yolculuklarına devam etmişlerdir. Son olarak aç ve susuz olarak uğradıkları köy halkının kendilerine yiyecek vermemelerine rağmen salih kul’un, köyde yıkık bir duvarı onarması üzerine Hz. Musa’nın bu duruma da karşı gelmesi salih kul’ açısından bardağı taşıran son damla olmuş, birilikte çıktıkları ilim yolculuğu son bulmuştur. Fakat bu yolculukta açıklanmaya ihtiyaç duyulan üç farklı olay cereyan etmiştir. salih kul’ bu olayları tek tek neden yaptığını ve bunları yaparken kendi kafasına göre harket etmediğini açıklayarak bu yol arkadaşlığını sonlandırmıştır.Kehf 1860-82 Kıssada anlatılan olayların iç yüzünü, kendi içtihadına göre değil Rabbinin bildirdiği emir ile O'nun bir rahmeti olarak yaptığını izah eden bu salih kul’un kimliği hakkında üç görüş söylene gelmiştir. Maverdi’ye göre melek; Gazali, Kurtubi, Firuzabadi, İbn-i Kesir gibi âlimlere göre nebî; Beğavi, Razi ve sufilere göre ise velîdir. Mustafa Öztürk ise Hızır karakterinin mitos/efsane olduğunu ileri sürer.[1] Seyyid Kutub ise şunları dile getirir “Kıssada salih kul’dan ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden salih kul’un adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir.” [2] Bütün bu görüşlerden sonra meseleyi şu şekilde ifade etmek mümkün olur “Bir hakikat ki Yüce Allah, Hz. Musa’yı, bir peygamber yahut melek olma ihtimali olan başka bir salih kul’u aracılığı ile bir imtihana ve bu imtihanla bir eğitime tabi tutmuştur. Hz. Musa yolculuk boyunca olayların sadece zahirini bilen birisi olarak itirazlarını dile getirir.” Tefsirlerde salih kul’un kimliği, buluşulan yerin neresi olduğu, ledün ilminin ne olduğu gibi konuların tartışılmasının yanı sıra çok çarpıcı çıkarımlar da bulabilmek mümkündür. Bunlardan bazılarını hatırlayacak olursak; Razi, “Tevazu, tekebbürden hayırlıdır” diyerek Hz. Musa’nın ilim/âlim karşısındaki edebine işaret eder. Beydavi, “İnsanın, sahip olduğu ilimle övünmemesini, kendince hoş olmayan şeyi hemen yadsımamasını ve zâhirde kötü gibi gözüken bir hadisede kendisinin bilmediği gizli bir incelik olabileceğini düşünmesini, sürekli olarak bilgi öğrenmesini, öğreticisine ya da öğretmenine karşı alçakgönüllü ve hürmetkâr olmasını, söylediği sözlerde edebe riayet etmesini, hata yapan kişinin hatasına dikkat çekmesini, hatada ısrar edinceye kadar onu affetmesini ve ancak ısrardan sonra onunla ilişkisini kesmesini” vurgular. Elmalılı, bu kıssada “ilim için araştırma yapmak ve yolculuğa çıkmaya bir teşvik delili ve bununla beraber ledünnî ilmin çaba harcamak ve istemekle kazanılmasının mümkün olmadığına” dikkat çeker. Görünen o ki ilim için evden çıkmak, tedbirli olmak yanına azık almak, bir yolculuğa katlanmak gerekmektedir. Yaşanacak olayların hikmeti ise ancak Allah katındandır. Yola çıkarken tercih edilen yol arkadaşının gidilecek yolun zorluğuna ve meşakkatine katlanabiliyor olması, yolculuğun selameti için çok önemlidir. Aksi takdirde yoldan haberi olmayan bir kimsenin, kişiyi yarı yolda bırakmayacağını kimse garanti edemez. Bu kıssadan öğrenebileceklerimiz; Yola çıkmak bir kararlılığı ve sabrı gerektirir. Zira yolda türlü türlü zorluk ve meşakketlerle karşılaşılabilir. Bir yola çıkan kişi yolun gereklerine göre tedbir alıp hazırlık yapmalıdır. Alim, bilgin her şeyi bilmeyebilir. Bazen alimler de başkalarından bilmediklerini öğrenebilirler. “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.”[3] Öğrenmek için bir arayış içine girenler, bu yolda karşılaşabilecekleri bazı sıkıntıları göğüslemeyi de göze almalıdırlar. Allah kendi katımızdan ilim verdiğimiz salih kul’larımızdan bir kul” dedikten sonra bu “KUL”un kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Ona tabi olunur. Zira Allah, ona öğretme, geriye kalanlara da ondan öğrenme sorumluluğu yüklemiştir. Karşılaştığımız veya başımıza gelen bir olayla ilgili hemen karar vermemeli meselenin arka planında bir başka bir boyut olabileceği ihtimalini dikkate alarak “hikmeti” kayramaya gayret etmeliyiz. Zira “O, ilâhî bilgiyi pratik hayata uygulama yeteneği olan hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmiş ise, ona gerçekten pek çok iyilik bağışlanmış demektir…”[4] Hakkında hiçbir bilgimiz olmayan şeylere sabretmekte zorlanmamız son derece normaldir. Böyle bir durumda Yüce Allah’ın öğrettiklerini kendimize rehber edinmeliyiz. Zira O, “insana bilmediğini öğretendir.” Zorlukların üstesinden gelebilme azmimizi ifade ederken “inşallah” diyerek Allah’ın olaylar ve olgular üzerindeki iradesini de hesaba katmalıyız. Sabırlı davranan ve hikmetle hareket edene hayırların kapısı açılır… Bize düşen hayırların ve hikmetin verileceği bir cehd içinde olmaktır. Bunu gerçekleştirebilene hakikat kapılarının nasıl açılacağını üstat Sezai Karakoç “Hızırla Kırk Saat” adlı çalışmasında şöyle dillendirir; “... Suyu arayan adam değil Suyun aradığı adam ol sen de Sen doğu olursan güneş sana gelecektir Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir.”

hz musa hz hızır kıssası