hiçbir şey demeden giden erkek

Altıncısı EZLN, “zapatistalar” adını vakarla taşıyan, EZLN’yle sivil ve barışçıl kardeşlik ilişkisine değer veren ve kendilerini mücadelemizi teşvik eden ilkelerle uyum içinde var eden Cephe’li kadın ve erkek yoldaşlarımızın emeğinin ve fedakarlıklarının farkındadır ve buna değer vermektedir. Hiçbirşey demeden Ceyda'ya baktı Fatih. Ceyda bakışlarını kaçırdı. Masaya bir sessizlik çöktü. "Altı ay boyunca hiç gelmeyecek misin?" "Hayır. İstanbul'dan uzaklaşmak istiyordum. Bu iş çok iyi oldu." "Kaçıyorsun yani." "Senden mi?" Bu soru, daha doğrusu soruş biçimi canını yakmıştı Ceyda'nın. Oturduğundan beri F b ilişkisi yaşıyorduk gerçi çok yaşamadık birkaç kez ama ne arar ne sorar. Yan yanayken iyi ayriyken soğuk. Ha belki fbnin olayı budur ama o da - Aşk İlişkileri Sorusu Sonraki7 ay gel-gitler içerisinde geçti. Hiçbir şey yokken arıyor, onunla görüşemeyeceğimi söyleyince hayal kırıklığına uğruyordu. Ben de onu üzmemek ve onunla beraber olabilmek için o aradığında hep yanında oluyordum. Daha sonra çıkmaya başladık. Başlarda her şey çok güzel gidiyordu. Her şey bir rüya gibiydi. Öharfiyle başlayan erkek bebek isimleri nelerdir? Anlamları nelerdir? Erkek bebek isimleri ararken zorlanıyorsanız bebek.com size yardımcı oluyor. Site De Rencontre 100 Gratuit En France. diyecek hiç bir şeyi kalmadığı için giden sevgilidir belki de. normal sevgilidir işte. nereye gideceğini, ne yapacağını zırt pırt söylemek zorunda olmayan sevgilidir işte. yalnız gidiş o gidiş ise; bir dakika lan, ayıp öyle gidiyorsa. insan bir şey söyler en azından. derdini anlatır, orta yol aranır. gidilecekse de doğru düzgün, vedalaşılarak gidilir. terbiyesizlik ötesi. bkz ya ben lan neyse bişey demiyorum herşeyi gitmeye karar vermeden günler bazen de aylar önce basamak basamak söylemiştir aslında, fakat duyan olmamıştır. söylediği, hareketleri ile ima ettiği, ağladığı, yalvardığı günleri olmuştur gitmeden önce, sözleri kapris, hareketleri günlük sıkıntı, ağlamaları depresyon olarak yorumlanmış ve hatta 'herşeyi ne kadar çok büyütüyorsun' diye yorumlar bile almıştır. sözün bittiği, çabanın kendinden bir şeyleri götürdüğünü fark ettiği anda susup gidişe hazırlanmaya başlamıştır ama onun bu suskunluğu, durgunluğu fırtınanın dindiğine, herşeyin yolunda gittiğine yorumlanmıştır karşısındaki 'sevgili' tarafından. oysa sitemlerin bittiği yerde matemler doğar bilene. aslında çok şey söylemiş fakat size hiçbir şey duyuramamış olabilir. gerçekten konuşacak bir şey kalmamıştır.. hayvan oğlu hayvandır. incir reçeli adlı 2011 yapımı filmdeki hatundur. terbiyesizdir. sen o kadar bir şey söylemeden gidersin ki, üstüne milyonlarca şey söylenir. çağan irmak'ın ''ıssız adam'' filminden sonra erkeklere bıraktığı davranış biçimidir. hani bir şey söylemeden giderse entel olacaklar ya hani veda etmek ister ya ondandır bunu tercih sıçtın çağan ırmak sağol varol!! iyi hatırlanmayacak olandır. daha önce çok şey söylemiştir, karşı taraf anlamamıştır. çok sabretmiş sevgilidir. çok iyi düşünmüş. Pamela Stephenson Conolly, Guardian gazetesinin "ilişkiler" psikoloğu, Güzin Abla'nın Londra'da yaşayanı diyelim. Geçenlerde 87 yaşında, 40 yıldır evli bir erkek, Conolly'ye yazdığı bir mektupta 80 yaşındaki eşinden yakınıyordu. Adamın derdi, eşinin artık kendisiyle sevişmek istememesiydi. Daha doğrusu "adamın istediği sıklıkta sevişemiyor" olmalarıydı. Yani sevişiyorlardı ama erkek açısından "yeteri kadar" değil! Bu sorundan haberdar olmamı Ertuğrul Özkök'e borçluyum, konu üzerinde kaynatmaya başlamadan önce onu da belirtmiş olayım. Belli bir yaşı geçmiş insanların sevişmek istemeleri ile ilgili hikâyeler duyduğumuzda yüzümüzde bir tebessüm beliriyor. Sanki sadece gençler sevişebilirlermiş, belli bir yaşın üstündekilerin canı böyle şeyler istemezmiş gibi! Kim bilir, belki de kendi anne – babalarımız aklımıza geliyor. "Yok canım daha neler, o yaşta da olur mu" diye aklımızdan geçirmemizin nedeni bu olabilir gibi geliyor bana. Psikolog Erik Erikson, "psikososyal gelişimin sekiz aşaması" kuralını yazdığında sekizinci aşama olan "bilgelik" aşaması, 65 yaş ve üzerini tanımlıyor, insanoğlunun ulaşabileceği son evreye tekabül ediyordu Terentius'un bu sözünü geçen hafta da hatırlatmıştım, sıkça yazmam gerekiyor sanırım ki insanlara özgü meseleleri "gariplik" diye görme huyumuzu da terk edebilelim Homo sum, humani nihil a me alienum puto! İnsanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir! Unutmayalım ki büyük memeli hayvanlar aleminde, sadece insanlar üreme amacı gütmeden de sevişebiliyorlar. Böcekler alemine ise hiç girmiyorum! Çünkü o minicik canlıların cinsel yaşamları ile ilgili bir şeyler okursanız kendinizden kuşkuya düşeceğinize ve "ben de erkek miyim" diye dertleneceğinize iddiaya girerim. Tanrı, "semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve onu tabi kılın" diye buyurduğunda muhtemelen o yakınlarda bir de sirke sineği vardı ve bu emri üzerine alındı. Bir çift sirke sineğine bir yıl süreyle diledikleri gibi yiyip içme ve sevişme olanağı verdiğimizde bu 25 sirke sineği kuşağı birbiri ardı sıra dünyaya gelecek anlamına geliyor! Her sirke sineği 100 yumurta bırakır ve bunların da yarısı dişi yarısı erkek ise çiftleşirler ve yüzer yumurta bırakırlar. Bu, yıl sonuna geldiğimizde çevreye kırmızı minik gözleriyle sevimli sevimli gülümseyen 1 septilyon sirke sineği demektir. Septilyon yazmak için 1 rakamının sağına 42 adet 0 koymalısınız. Bu kadar sineği birleştirip, bir top yapma olanağımız olsaydı çapı, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeden daha büyük bir küre elde etmiş olurduk. Sonra bir gün böcekler alemine döner, cinsel hayatları konusunda dedikodu yaparız, söz!En çılgın fantezilere sahip olanlarımız bile utançla başlarını önlerine eğeceklerdir, emin olun.Bu bilgileri Böcekler Gezegeni isimli kitapta okudum. Yazan Anne Sverdrup – Thygesson. Çeviren Dilek Başak. Koç Üniversitesi Yayınları. Yüzde 2'lik fark Biliyorsunuz, genlerimizin yüzde 98'ini şempanzelerle paylaşıyoruz. Aradaki yüzde 2'lik fark hem bu dünyayı bizler için daha yaşanılır hale getirdi hem de bu dünyanın sonunu hazırlamamız için gerekli işleri tamamlamamıza da fırsat verdi. Son bir haftadaki aşırı sıcaklıklardan ve iklim değişikliklerinden yakınırken, karbon ayak izinizi, su tüketiminizi filan düşünme fırsatınız oldu mu? Olmadıysa da dert değil, dört – beş sene sonra haftada bir yıkanacak suyu ancak bulabildiğinizde düşünmek için çok zamanınız olacak nasıl olsa. Gerçi düşünerek bu durumu düzeltmek için de zaman kalmamış olacak ama "elle gelen düğün bayram" moduna geçebilirsiniz kolayca. Bu yüzde 2'lik farkın kendini gösterdiği alanlardan biri de üreme isteğine bağlı olmaksızın sevişebiliyor olmamız. Hayvanlar alemindeki en yakın akrabalarımızın bile böyle zevkleri yok ne yazık ki. Cinsel organlarımız, zaten bizden bağımsız olarak gelişmediler. Önce besinleri gezerek toplayan insan topluluklarında "sahiplerinin" yaşam döngülerine ve sosyal alışkanlıklarına ayak uydurmak zorunda kaldılar. Bu süreç içinde sadece leğen kemiğimiz ve kafataslarımız değişim göstermedi, baş parmağımız alet kullanmamızı sağlayacak şekilde evrilmekle kalmadı. Cinselliğimiz de yakın akrabalarımızdan ayrılacak şekilde yeniden yapılandı. Bana sorarsanız iyi de oldu. Şebekler gibi çıplak popolar, çiftleşmeye hazır olduğunu bütün dünyaya ilan eden kıpkırmızı cinsel organlarla etrafta dolaşmaktan kurtulduğumuz gibi bu işe bir sofistikasyon da kattık. Önden bir kadeh şampanya ile başlayıp, malum hareketleri belli bir sıra dahilinde tekrarladıktan sonra bir sigarayla sonlandırmak gibi şeyler sadece filmlerde ve karikatürlerde olmuyor. Her insan, kendi olanakları dahilinde bu işe bir törensellik katıyor ve bunu sadece ama sadece hayattan zevk almak için yapabiliyor. Üremek için çırpınanların varlığını da unutmadan tabii! Bizi ayıran aklımız Bizi diğer memeli hayvanlardan ayıran en önemli şey akıllı ve öğrenebilen canlılar olmamız. Bunu söylerken "türcülük" yapmıyorum, elbette hayvanlar aleminin diğer canlılarının da kendilerine yetecek kadar akılları var, yine kendilerine yetecek kadar öğrenme yeteneklerinin olduğunu da biliyoruz. Ama sanırım aklımızı kullanarak aletler yapabilen ve bunları kullanabilen tek canlı türü olduğumuz konusunda benimle tartışmayacaksınız. Akıl dediğimiz şey ise bizlerden bağımsız bir şey değildir. Gidip marketten satın alıp, içimize yerleştiremeyiz, "getir" deseniz bile getiremezler!Akıl bizim içimizdedir, bizden ve bulunduğumuz doğal / sosyal ortamdan kaynaklanır. Onunla birlikte gelişir. 20 kişinin sığabileceği bir mağarada yaşasaydık ve oradan sadece yakın çevredeki meyve, sebze, bitki kökü, kuş yumurtası vs. toplayacak kadar uzaklaşsak ve daha uzaklara gitmemiz hiç gerekmeseydi akıl yürüteceğimiz konular giderek standart meseleler haline geleceği için aklımız da belli bir düzeye kadar gelişebilirdi. Ama öyle olmadı. Oradan oraya gezerken aklımız da hızla gelişti. Yaş yetmiş iş bitmiş Davranışlarımızı aklımız yönetiyor ama aslında ona bu yetkiyi veren de doğrudan bizleriz. Ve öğrenilmiş davranışları tekrarlayarak hayatlarımızı sürdürüp gidiyoruz. İleri yaştaki insanların "yaşlı" tanımını kullanmadığıma ayrıca dikkatinizi çekmek isterim cinselliklerinin konuşulması bile çok yakın zamana kadar tabu sayılan konulardan biriydi. "Yaş yetmiş, iş bitmiş" sözünü ben uydurmadım, yakın geçmişteki atalarımızdan bize miras kaldı. Psikolog Erik Erikson, "psikososyal gelişimin sekiz aşaması" kuralını yazdığında sekizinci aşama olan "bilgelik" aşaması, 65 yaş ve üzerini tanımlıyor, insanoğlunun ulaşabileceği son evreye tekabül ediyordu. O yaşa gelmiş bir insanın yapabileceği en iyi şey, tabii Erikson'a göre, ölüm düşüncesini bir tarafa koyarak onun kesinliğini, sürebilen tek mutlulukla dengelemekti. "O mutluluk da olduğunuz yerdeki iyi hâli ve düzeni geliştirmektir" diye yazıyordu. Erikson'un hayata veda etmesinin üzerinden 30 yıla yakın bir zaman geçti ve bu 30 yılda insan yaşamının son aşaması artık 65 + değil. Ki bu teoriyi ortaya attığında da 20'nci yüzyılın ikinci yarısına yeni girmiştik. "Orta yaş bunalımı" kavramı da ilk kez 1965 yılında psikanalist Elliot Jaques tarafından ortaya atılmıştı. Bu kavramı ortaya attığı makalesini yazarken yararlandığı şey, 35 – 40 yaşları arasındaki danışanlarından edindiği bilgilerdi. Ben 'iradeci'yim Bugün 35 - 40 yaş arasında birisine "sen orta yaşlı oldun artık" derseniz kuşkusuz ki dayak yemezsiniz ama aklınızdan zorunuz olduğunu düşündüren bakışlarla karşılaşırsınız. Yani arkadaşlar, artık gençlik nerede bitiyor, orta yaşlı kim, kime yaşlı demeliyiz, biraz karışık. Bu kişiden kişiye değişebilir. İnsanın yaşam enerjisinin temelini oluşturan cinsel içgüdü olan libidonun ne kadar süreyle canlı kalacağını ise de inançlarınıza göre kendiniz açıklayabilirsiniz. Kimi bunu Allah vergisi diye açıklayabilir, kimisi de kendisine iyi bakmak, bir kadına / erkeğe tutkuyla bağlı olmak diye! Ben "iradeci" sayılırım, libidonun da iradi olarak ölüme kadar canlı tutulabileceğini düşünüyorum. Libidosunu uzun yıllar canlı tutanların yani aktif cinsel yaşamlarını sürdürebilenlerin ortalama ömürlerinin de uzun olduğuna iddiaya girerim ama kaybedersiniz. Yazının başında sözünü ettiğim Pamela Abla'ya 80 yaşındaki eşinin sevişmek istememesinden yakınarak, "bu yaşta cinsel ilişki istiyorum, sapık mıyım" diye soran adam bu yüzden sapık filan değil. Artık sıkça sevişmek istemeyen 80 yaşındaki eşi de "frijit" olarak nitelenemez. Kadın, muhtemelen öğretilmiş olanı yaşıyor, aklı bunun doğru olduğunu söylüyor. O hâlâ 35- 40 yaşın orta yaş olduğuna, 65 +'nın "bilge yaşlılık" dönemine tekabül ettiğine inanıyor belli ki. Kim bilir, belki de artık kendisini çekici de bulmuyor olabilir. Medya ve sinema endüstrisinin dayattığı güzellik kriterlerinden uzaklaştığını, memelerinin sarktığını, cildinin kuruduğunu düşünüyor olması mümkün. Şu kadar yıllık evli olduğu bir erkeğin önünde çıplak görünmek fikri bile onu irite ediyor olabilir. Oysa belli ki 87 yaşındaki eşinin cinsel enerjisinde bir azalma yok. 80 yaşındaki karısı ona hâlâ cazip geliyor, hâlâ içinde bir şeylerin kıpırdamasına yol açıyor. "Bir şeylerin kıpırdaması" üzerine espri yapmayın, ağzınıza biber sürmek zorunda kalmayayım! 87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!" Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı. Mehmet Y. Yılmaz kimdir?Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya’da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi Denizli Lisesi’nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara’da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi’nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü. 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş’e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı Askerlik görevini Kara Harp Okulu’nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları’nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları’nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu 1985 yılında Hürriyet’e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu’nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı. Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık’ın 1 Numara Yayıncılık’a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30’u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı. 1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü. 2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu’nun CEO’luğu görevini üstlendi. 2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018’den itibaren T24’te yazmaya başladı. Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı”, “Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma”, “Aşktan Sonra Hayat Var Mı”, “Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür” isimli kitapları yayımlandı. “Aşk Herşeyi Affeder mi” isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. “Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci” olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor. "sen bir şey söylemeden gidersin değil mi? hemde öyle bir gidersin ki bırak yaşamayı insanın nefes alması bile yarım o kadar bir şey söylemeden gidersin milyonlarca şey söylenir. " şeklinde bir sahnesi vardı incir reçelinin, akla bu sahneyi getirir. -senden sıkıldım -daha iyisini buldum -bağlanamıyorum ben -bi ilişkiye hazır değilmişimaslında seninle hazır değil diyemeyen den sevgili tipi. oysa hiç gitmeyecek gibi gelenlerdir böyleleri. saygısız insan tipidir. uzak durulmalıdır. bakın hayatta herşey olabilir, sevgilinize olan sevginiz bitebilir, soğuyabilirsiniz, belki başkasına tutulabilirsiniz, onu artık istemezsiniz.. bunların hiçbiri yüzünden tutup da kimseye şerefsiz diyemeyiz. zira hislerimiz ellerimizde olsa belki birbirimizi hiç sevmeyeceğiz. sizi severken neyin etkisindeysek, soğurken de onun etkisi... severken sövmüyoruz da.. neyse. olabilir gerçekten. ha burada emek vermek, sabretmek, çabalamak konuları tartışılabilir ama oralara girmeye gerek yok. i̇llaki, sonuç olarak gitmeye karar verdiyseniz diyoruz. olayın buradan sonraki kısmı önemli. eğer bu hisler yüzünden görüşmek istemiyorsan artık, karşındakine bir açıklama yapmak zorundasın. beraber hayaller kurduğun, kısa-uzun bir dönem paylaştığın, bir şekilde sana içini açan, belki iyi gelen bir insana bir açıklama yapmak zorundasınız. bu herşeyden önce bir saygıdır. yapılması gerekendir. yaşadıklarınıza olan saygıya ve en önemlisi o insanın hatırına, ona duyduğunuz saygıya yaraşan budur. aksi saygısızlıktır. illaki detay vermek zorunda değilsiniz. sadece bitmesini istiyorum deyin, olmuyor deyin, gerçeği söyleyin öyle gidin amk. birşey söylemeden gitmek ne menem birşeydir ne saçmalıktır. bir sabah uyanıyorsun ve gece mesajlaşarak uyuduğun sevgilin yok. ya da süreçle, önce soğuk davranıyor yavaş yavaş uzaklaşıyor ve bir gün yok. insanların aklıyla ve duygularıyla böyle oynamak olmaz. insanlar kendilerini sorgulamak zorunda kalmamalılar. eğer ondan kaynaklanan bir sebepse onu da söyleyin amk. ama kimseyi bir açıklama yapmadan terk etmeyin. korkaksınız çünkü. saygısızsınız. dün asla gitmeyecekmiş gibi konuşup bugün giderken bir açıklama yapmamak neyin kafası amk? ergen misiniz? insan içine karışmayın madem, kendi buhranlarınızın dehlizlerinde kalın öyle. kimseyi çekmeyin. yay burcu olma olasılığı yüksektir. 1 haftalık ergen ilişkisi sonrasında çekip giden ama sonrasında 4 buçuk yıldır çıktığım hayatımın aşkını bulunca iyi ki de gitmiş dediğim insandır.. bkz gidene üzülmem gelene sevindiğim kadar egosu tavan yapan özgüvenli gerizekalıdır boşta kalınca dönmeye çalışan ve ortaya çıktığında neden gittiği açıklansın istendiğinde "bilmiyorum,basiretim bağlanmış. galiba bana büyü yaptılar." diyen bir idiottur. hayatın kişiye oynadığı koca bir eşek şakasıdır bu tipler. filin götüne kadar yolu vardır. söyleceği şeyleri önceden defalarca söylediği için, giderken söylenecek bir sözü kalmamıştır. söyleyecek sözü, belki de konuşmaya yüzü olmayan sevgilidir. muhatabını muallakta bırakır uykusuz gecelere sebep olur gülümsemeyi unutturur ne var ki insan zihni boşlukları sevmiyor. bir şekilde dolduruyorsunuz o boşluğu o'nun söylemediği ama söylemesi olası cümlelerle. bu cümleler asla mutlu eden cinsten de olmuyor ne yazık ki. gerçekten sevmemiştir. bir arkadaşımın vardı böyle bir sevgilisi. kız aylarca kafayı yedi, niye ayrıldıklarına dair, adam tek kelime etmedi bu konuda, aynı şirkettesin üstelik. her gün görüyorsun birbirini. çok zaman geçti üzerinden, şimdi ikisi de evlendiler başkalarıyla ama arkadaşım hala o adamın ona bir açıklama borçlu olduğuna inanır, hala aynı şirkette, aynı kattadırlar beraber. zor. aslinda boyle yaparak cok sey soylemis olan sevgilidir. aradığını bulamamış, ne istediğini bilemiyor, aklı karışık olmasından mütevellit gidiyor olabilir hatta ortada sebep yokken durduk yere çat diye de gidebilir, insan çözülmesi mümkün olmayan bir şekil sonuçta. ancak tüm alt metinlerde "sizi sevmemiş, sevememiş" olması yatar. azalan bir ilgi ivmesi ile adım adım uzaklaşmak yerine aniden gitmesi daha kolay atlatılabilir ve katlanılabilirdir. en güzel sevgili modelidir,bir şeyler deyip gitse de değişen bir şey arz etmeyecektir... ben değişiyorum amk yine olmuyor. hayatına gerçek bir kadın alamamış erkektir. bir erkek için değişmeyecek kadınla mutlu mesut yaşayacak erkektir. değişir. doğru yoldadır. hiçbir kadın kazanamayacağı savaşa bekar altı ayda aptal bir virüs neleri değiştirdi yahu hayatımız değişti,alışkanlıklar değişti,ortamlar değişti o yüzden büyük konuşmayın derim ben size değişmez. kadınlar kocaları değişir umuduyla onlarla evlenir. ben bu odundan bir şeyler çıkarırım diye düşünür ama boşa. erkekler odun gelir odun gider. erkekler de karıları hiç değişmesin, hep genç, güzel, heyecanlı, neşeli kalsın ister fakat kadınlar değişir yaşlandıkça daha ciddi, daha akıllı, daha soğuk kanlı olurlar. evet güzellikleri zamanla azalır. notodun ınsan değişmez, gelişir. sen gelişmeyi değişmek zannedersen, aynı sikko şeyleri yapıp değişemem abi yhaa modunda takılırsan sevdigin kadın veya erkek de gelişebilen biriyle takılır sonra bütün geceler sigara alkol. değişen birşey var mı? al var bomonti. açık sözlü erkektir. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Rüzgar Fırtınaya Döndüğünde "…Ve kan dökülüyordu, şirket kasırgasıydı sürüp giden. Dünyanın hiçbir yerinde şimdiye dek görülmemiş bir kasırgaydı bu; gene de Chicago, dünyanın dört bir bucağından, daha çok erkek, daha çok kadın istiyordu." Bir kent höykürüyor, bir vampirin dişlerini andıran makine dişlilerinin arasından! Korkunç ve kararmış gözlerini, kadın erkek demeden en alttakilere, lanetlilere, hiçbir şeyi olmayanlara ve "hiçbir şey olanlara" de alacak gibiydi. Yükselen kentin yapıları kandan besleniyordu adeta; iş cehennemlerinde, kentin kalbine döşenen rayların arasında kalan canların her son nefesi kente can veriyordu . Kent yükseliyordu yükselmesine ya, insanlar tükeniyor, ölüyordu. Evet bildiğiniz anlamda eziliyor, hastalıktan düşüyor ya da ruhlarını teslim ediyorlardı karşılarındaki canavara KAPİTALİZM'e! Başka çareleri yoktu çünkü… ***Bin bir parıltı arasında resmedilen Kuzey çağırıyordu bizleri de. Savaş bitmişti ama şimdi de ayakta kalma savaşı vardı karşımızda; iki korkunç düşmanı; hastalık ve açlığı yenmek diğer savaştan da zor çağırıyordu bizleri, fırsatlar ülkesi yandan geldik; doğudan batıdan; kimimiz denizlerin ötesinden geldik. Bir milliyetimiz yoktu bizim. Her milliyettendik ve tek ortak yanımız hayatta kalabilme çabamız ve emeğimizden başka satacak bir şeyimizin olmamasıydı. Artık burada köleler yoktu; yaşantımız değişmemişti ama adımız değişmişti Proletarya! Köle değildik sadece, artık ücretli kölelerdik biz. *** Spies, Lingg, Engel, Parsons ve Fischer'lerinin hikâyesidir bu. Hepsi bizler gibiydi aslında insan! Hepsi bizim gibiydi İşçiydi onlar da. Ama bir farkları vardı her birimizden. Önderlerimizdi onlar. Biz dünyanın lanetlilerine yaşamımızın yazgı olmadığını anlatıyorlardı. Bu dünyadan çok başka "bir dünya"dan bahsediyorlardı Bir düş ülkesi belki. Orada ekmek sıcak, orada çalışmak kan değil, orada yaşamak çalışmak değil… Orada biz, insan. Ve öyle inanıyorlardı ki bu yiğit yoldaşlarımız davalarına, darağacına giderken bile vazgeçmemişlerdi inandıkları şeye bağlılıklarından. Onlar öldü demeyin sakın, bakın 19. yüzyılda ilk tınıları duyulan o ses şimdi bir senfonik sese dönüşüyor. Çağlayan bir sese nasıl öldü denilebilir? Evet, birkaç gün sonra Taksim Meydanı'nda, Kızılay'da, Kiev'de, Santiago'da, Ba Dinh'de, Concorde'da, Azadi Meydanı'nda ve daha nicelerinde yankılanacak yine o ses. Dünyanın lanetlilerine aynı şeyi fısıldayacak "Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!" Spies, Lingg, Engel ve Fischer'lerinin hikâyesidir bu. Mizansen olarak yargılandıkları mahkeme karşısında da, darağacına giderken de yiğitti dördü de. Spies'in sözleri bizim yüzyıllardan öteye ulaşan sesimizdi "Öyle bir zaman gelecek ki, bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!"11 Kasım 1887'de asıldılar. "Bu kentte tek kişi mutlu değil bugün." diye not düştü tarih sayfalarına. Ama bu sessiz fırtınanın daha ilk kıpırtılarıydı. Onların cenaze törenleri Amerika'da binlerce emekçiyi bir araya getirmişti. Amerika böyle bir sel görmemişti… Artık iş yorgunluğu ve dizginsiz sömürüden belini doğrultamayan proletarya başını kaldırmaya, onurlu evlatlarının açtığı yoldan tereddütsüzce ilerlemeye başlıyordu. Ummana akan bir nehir misali aktılar. Bu yüzyılların suskunluğunu tuzla buz eden bir gürültüydü, bu "Bizim suskunluğumuzdu…"Ama "Fırtına" durulmamış aksine dünyayı sarsmaya, dünyanın lanetlilerine "o düşü" taşımaya devam edecekti. Chicago'da kopan fırtına dünyanın dört bir yanında yankılandı. Ve o artık bir kasırgaydı; kalbi, bilinci ve düşleriyle tek vücut olmuş, bir sınıf olduğunun ayırdına varmaya başlayan işçilerin "sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya" düşünün somutlaşmış ilk ve arkadaşları daha doğmamış çocuklarına miras olarak onurlu bir mücadele bırakmış ve bu yolda tereddütsüzce "Yürüyün!" demişlerdi. Bu miras sadece öz çocuklarına değildi elbette, bu çağrı işçi sınıfının tüm evlatlarınaydı aynı zamanda. Kuşkusuz mirası devralan kuşaklar bunu layıkıyla ileriye taşıdılar; bazen durularak, sendeleyerek ama asla yere düşmeden, asla tereddüt etmeden… Paris sokaklarından, Moskova barikatlarına ulaşan bu ses şimdi bastırılmış olsa da biz dünyanın lanetlileri yeniden ayağa kalkacağımız o gün için and içiyoruz!...NOT "8 saat hareketini" ve 1 Mayıs'ın doğuşunu konu edinen Howard Fast'ın "Fırtınadan Sonra" adlı romanından esinlenilerek kaleme alınmıştır.

hiçbir şey demeden giden erkek